R. Tayyip Erdoğan’ı, başarılı yapan unsur!

Recep Tayyip Erdoğan, kabul edilsin edilmesin, çok başarılı bir siyasetçi… Başarısında da politikacı değil, siyasetçi olması yatıyor. Gerçekten de tartışmaya girilecek bir üslup kullanıyor olması, takdire değer bir şey! Bir çok kişi, onun yalan söylediğini ima etse de, bu kesinlikle doğru değil! Üslubu çok açık ve kesin! İşte yıllardır bu halkın beklediği karizmatik lider duruşu… Sırf ideolojik bakma nedeniyle bu görüşe karşı çıkan çok insan var Türkiye de! Zaten bu kişilerle de herhangi bir siyasi, tarihi, felsefi tartışmaya girilemez…

Erdoğan’a, yalan söylüyor bir şeyden anlamıyor diyenlere bakıldığında, bu kişilerin Zuhal Topal’la Izdivaç programını izledikleri ya da izlemiyorlarsa, onun yerine saçma sapan futbol yorum programları izledikleri ortaya çıkar. Yani siyasetten ve toplumdan habersiz, her seferinde nefret ettiklerini belirttikleri Amerika’ya özenen kişiler oldukları görülebilir. Velhasıl, çelişkiler içinde çırpınan insanlardır bunlar…

Kişisel olarak, Türkiye’deki dinci zümrenin hep karşısında oldum ve onlar yüzünden toplumdan koptum, yapayalnız biri haline geldim. Arkadaş çevremi de, terkettim! Ancak; Erdoğan’ın başarısını, samimiyetini ve bu ülkeye olan hizmetlerini de hep takdir ettim. Çünkü Erdoğan, yanında bulunan arkadaşlarının anlayışlarından daha farklı… Örneğin; yıllardır başa gelen dinci iktidarların anlayışı, günümüzde Bülent Arınç’ta görülüyor. Oysa ki, Sayın Erdoğan’ın bakış açısı daha farklı… Gerçeği, çağın gereklerini kavramış biri… Bunu bugünkü bir olayla anlamak mümkün, olay şöyle gelişiyor…

Başbakan Erdoğan, Şanlıurfa’da toplu açılışta konuşurken, dinci iktidarların yıllardır Türkiye’de oluşturduğu bilince sahip bir kişi, pankart açarak Erdoğan’a padişah benzetmesi yapıyor. Bunun üzerine Erdoğan şunu söylüyor:

Bak, “padişahım çok yaşa” diyorsun, ama ben ne padişahım ne padişahlığa özentim var. Kaldır onu, kaldır! Ne dedik biz… Biz efendi olmaya değil, hizmetkar olmaya geldik. Farkımız bu!

Burada da görülüyor ki, yılların biriktirdiği yanlış bilinç, hala Akparti tabanında mevcut! Hala gerçek dünyadan kopuk yaşayan, padişah ve işe yaramaz bir makam olan hilafet sevdalıları var… Bu zaten bilinen birşey ve hatta bu özlemleri Akparti’nin üst kademesinde Bülent Arınç’ta da görmek mümkün… Yalnız zaten, Erdoğan’ı bu bağnazlardan ayıran da burada yatıyor… Örneğin, o pankartı gören kişi, hala saltanat hülyaları içinde olan biri olsaydı, verdiği cevap Erdoğan gibi olmazdı. Örneğin, Bülent Arınç veya Necmettin Erbakan olsaydı, muhtemelen şöyle derlerdi: İnşallah, inşallah… O günler de gelecek! İşte Erdoğan’ı başarılı yapan budur. Yani kendi tabanında ve yakın arkadaşlarında vücut bulmakta olan, irticai (gerici) hareketlere prim vermemesi… Realist, Rasyonalist olması… Burada Erdoğan’ın verdiği cevap ile, daha önceki dönemlerde dinci partilerin verdikleri cevapları karşılaştırdığımızda ortaya çıkan durum bu! Recep Tayyip Erdoğan, klasik dinci lider profilinden uzak duruyor ve bu da başarısındaki temel etken… Ancak, tabandaki bu bağnaz fikriyat değişir mi, ne zaman değişir? Bilinmez…

Yalnız kalmayı göze alabilecek misiniz?

Kimse kimsenin yegane dostu ve temsilcisi değil! Hiç birimiz bir ordu disipliniyle yönetilmek de istemiyoruz… Bunu da gereksizce ve ahlaksızca yaptığımız davranış ve küfürlerle ortaya koyuyoruz! Yani hep bana hep bana derken, hep seni hep seni üslubu kullanıyoruz. “Karşıdakini anlamak için değil, beni anlamış mı?” onu belirlemek için dinliyoruz ya da dinler görünüyoruz!

Herhangi bir sohbet ortamında veya tartışma ikliminde, kendini desteklemeyen bir fikre, bilgisiyle cevap veremeyen biri, alıyor ağzına “apış arasının bekçisini” ve düşüyor yola! Sallıyor, verip veriştiriyor, karşısındakilere ve onların tüm cedleri de bundan nasibini alıyor… Doğal olarak, karşıdaki de kendine küfredenin bahçesini suluyor. Çünkü, delikanlılık ve prestij bir karışlık uzuvda saklı bu kişiler için! Kimsenin yüreği yetmiyor, beyni işlemiyor haksızlıklara karşı koymak için de, ondan! Velhasıl, ortam kendi kendini tekrar edip dipsiz bir kuyuda çırpınıp duran kurbağa misali, vrak vrak vraklayıp duruyor.

Boş bir bakış, boş bir kafa, boş bir boğaz aynı bünyede toplanınca, soluk alıp veren bir kalastan farkı olmuyor, o kişinin! Bir de bu kalaslar biraraya geldi mi, tam bir tomruk deposu haline geliyor ortalık… Birbirlerine dokundukça “tok bir tık”tan başka birşey duyulmuyor ortada… Mahalledeki evlerden birinin kapısına toplanmış, mahalle karılarından farkı kalmıyor, “üniversiteli” deniliyor olsa bile, bu zavallılar… Aynen kendilerine birebir uyan birini gördüklerinde, demedik bırakmasalar da, iş-gücüyle uğraşan bir amca’yı, şehrin kanalizasyonunu boşaltsan ancak bu kadar olabilecek bir iğrençlikteki ağızları ile, eleştiriyorlar kendilerince…

Öyle zamanlar geliyor ki, bunlar birazda tarih, felsefe, edebiyat okuyor iseler; havaya girip de, ukala ukala konuşmazlar mı, insan sinirden gülmeye başlıyor. Bir tarihçi ve bir felsefeci herşeyden önce, hiç bir durum karşısında yargılama yapılmayacağını; çünkü o ana kadar olan bilgilerin daha sonra tamamlanarak değişebileceğini bilen, kavrayan kişidir. Felsefe ve tarihi değerli ve farklı yapan da, işte budur… Bu tarihçi geçinen züppeler ise, kıt kanaat bilgileriyle, hesapta, birbirleriyle bilimsel bir tartışma yaptıkları zannıyla hareket edip gelene geçene, ayıp sayıp duruyorlar. Yani birşeyler okumuşlar, ama olayın özünü-felsefesini kavramamışlar. Yani, cami’yi yapmışlar, ama Allah’a iman etmemişler!

Bazı zamanlar, o kadar katlanılmaz oluyorlar ki, uyarı yapmak zorunda kalıyorsun! Pis pis konuşurken küçük dağları yarattığını iddia edenler, hemen pusmaya başlıyorlar. Hani, biraz önceki erkeklik? Yaptıklarının yanlış olduğunu, sert ve güzel bir üslupla yüzlerine vurduğunda, kuyruklarını kıstıran bir it gibi, sus pus olup sana hak veriyorlar. Yaranmaya ve yanaşmaya başlıyorlar!

Şunu da belirtiyorum, zavallılara! Eğer içinizden adam gibi adam olmak isteyen varsa, önce ortamını değiştirecek. Var mısınız; yalnız, yapayalnız kalmaya, bir tarihçi, bir filozof, bir insan olmak için? Cevap yok, çünkü bunlarda gerçeği kavrayıp idealleri için yaşayacak, cesaret yok! Bunların delikanlılığı, kendini savunacak gücü olmayan ve yanlarında olmayanların gıyabında konuşmak, onlara niçin yaptıklarını da bilmeden küfretmek üzerine kurulu!

Sonuç olarak diyebiliriz ki, iyi insan olmak, yalnız başına kalmakla mümkün! O kadar basit fikirli insanlar türemiş ki, fikri ve zikri derin insanların biraraya gelmesi, aralarındaki koskoca okyanusu aşmalarına bağlı! Çirkef insanlar ve fikirler öyle bir sarmış ki, hiç uğraş vermeden hemen içlerinde bulabiliyorsun kendini! Bu devirde kendin gibi kalabilmek, muhalif olabilmek, yalnızlık işi! Lakin, bu kişiler kendi içlerinden, kendi sanal-sahte muhaliflerini de çıkartmış durumdalar!

Bu yazıyı buraya kadar okumuşsanız, sizde de bir cevher var olmalı ki, internet ortamında bir blog okumaya, bu kadar vakit ayırabilen biri, kalbur üstü bir kişi olmalı! Peki, soruyorum; var mısınız, inandığınız gerçekleri, insanları kırmadan paylaşmaya? Yorumlarınızı, bekliyorum!

Üslup yanlışlarına neden olan davranışlar, alışkanlıklar ve kişilik bozuklukları

Üslup konusunda bir hayli takıntılı durumdayım ve son yazılarımda da bu görülüyor, eğer takip ediyor iseniz! İnsanlar, kendilerine verilen düşünmeden sonraki en değerli varlıkları olan dillerini, kullanmayı bilmiyorlar. Belki kullanma klavuzu lazımdır, diyorum; ama zaten akıl, bu görevde değil midir, diye de düşünüyorum. Belki de sorun, aklını kullanma klavuzunun olmayışı… Yalnız zaten akıl, bilinmeyen bir durumu kavrama olgusu olduğundan, şu sonuca varıyorum; insanlar önce akıllarını, sonra çenelerini kullanmak istemiyorlar, süründürüyorlar. Mevcut olanı kullanmayanlar ise, bir tenekeden farksız olan çeneleriyle, etraflarında nefret uyandırmaktan başka birşey yapmıyorlar. Bu söz bu yüzden çok değerli: Can sıkıcı bir insan olmak istiyorsan, aklına gelen herşeyi söyle. Voltaire

Konuşmaları çirkinleştiren bazı kişilik bozuklukları

Kibirlenmek

Kişinin kendini diğer insanlardan üstün görmesi, hor bakmasıdır. Bu insanlar, bu huylarını konuşmalarına da yansıtır ve yanlış sözlerini kabul ettirmeye çalışırlar, diğer insanlara saygı göstermezler, hakaretlerle insanları kırarlar, kimse bunlarla muhatap olmak istemezler. Her konuda söyleyecek bir sözleri vardır, “o da bir şey mi, en doğrusu benim dediğim” tarzında ifadeleri bolca kullanırlar. Tam da sinir bozucudurlar.

İlgisizlik

Kibirli insanlar, kendilerinden başka kimseye önem vermezler, bu yüzden de kimseyi dinlemek istemezler… Saygısızlık, onlar için bir yaşam kaynağıdır.

Söz kesme

Bir kişinin sözünün kesilmesi, söz kesen kişinin, dinleme ahlakı ve sohbet ahlakının çıkmazda olduğunu gösterir. “Sazan gibi atlamak” deyimi, tam da bunları tanımlar.

Alay etme alışkanlığı

Başkalarını hafife alarak onları başkaları önünde küçük düşürmek, kişilerin fiziki yönleriyle ilgili çirkin ifadeler kullanmak; hem bir davranış hem de bir kişilik bozukluğudur. İnsanların zayıflıklarını, kendileri için bir prestij aracı olarak gören, iğrenç insanların davranışlarıdır.

Boşboğazlık

Söylenmemesi gerekenleri, yersiz ve zamansız kullanma eylemidir. Bu kişiler zamanla ya yalnız kalırlar ya da kendileri gibi bir ortamın üyesi olarak hayatlarını sürdürürler.

Eleştiri özürlü olmak

Bu kişiler, ezilmişlik psikolojisi altındadırlar. Her fikrin karşısındadırlar. Her hangi bir kişinin fikirleri çok yerinde olsa bile; o kişinin fakir, ihtiyar, kadın-erkek olması, eleştiri usulünü bilmeyenler için bir tenkit malzemesidir. Konu ile ilgili olmayan herhangi bir gerekçe ile, karşıdaki kişilere saldırırlar. Bir filmin senaryosu, bir sanat eseri, bir insanın giyimi her an için onların eleştirisi altındadır. Bu eleştiriye ise, aynı hata kendilerinde olsa bile devam ederler. Yani fikirlere, insanlara, kendilerine saygısız kişilerdir.

İki yüzlülük

Bu durumdaki kişiler, aynı ortamda bulunduları bir kişinin dertlerini dinlerler, o kişiye hak verirler ve “biz de bu yollardan geçtik” diye öğüt verirler. O ortamdan çıktıktan sonra, tüm özel kalması gerekenleri kamu’ya açarlar ve başka ortamlarda eleştirirler. Böylece diğer kişilerin güvenlerini kaybederler, gaf yapmaya devam ederler ve tutarsız konuşmaları ile diğer kişilerin nefretlerini kazanırlar.

Bu konuyu yazarken yararlandığım kaynak: Uygulamalı Türk Dili ve Kompozisyon Bilgileri, Prof. Dr. Yakup KARASOY ve diğerleri, Tablet yay, Konya-2005.

Üslup nedir, neden değerlidir?

İnsanoğlu, yaşamın anlamını kavradığından beri, “hele, ben şunu başkasına da anlatayım!” diyerek, başlamış inlemeye-tıslamaya ve konuşmaya başlamış! Öyle hoşuna gitmiş ki bu, durdurabilene aşkolsun! Hatta öyle bir seviyeye gelmiş ki, artık Söz gümüşse, sükut altındır dedirtecek duruma gelinmiş!

Zaman gelmiş, sırf konuşarak para kazanır olmuş, artık ağzına ne gelirse söyleyip çevresinde sevilmeyen konuma düşmüş ve bunu da yine, aklına ne gelirse söyleyerek aşmaya çalışmıştır. Bir süre sonra, düşünce alt yapısı, çenesinin hızına yetişemez olunca, başlamış insanların kutsiyetlerini ağzına dolayıp onları utandırmaya… Başka düşünce arızalı insanlar da buna destek verince, dedikodu denilen eğlenme biçimi ortaya çıkmış ve artık bunu bir meslek haline getirip hayatlarının merkezine koymuşlar.

Peki, iniltiden gevezeliğe yükselen insanoğlu, burada durur mu? Durmaz, tabi! Artık ortamlarda fark yaratmak, karşısındaki dedikodu arkadaşlarının üzerine çıkması gerek! Zaten dilin de kemiği yok, başlamış hakaretlere, küfürlere… Bakmış ki, bir hayli işe yarıyor, devam etmiş küfre, ağzında küçük dili görünene kadar!

Okumaya devam et “Üslup nedir, neden değerlidir?”