>Türkiye 2010’da, Fazıl Say’a tekme gibi açılış töreni!

>

  • Türkiye’de düzenlenen 2010 Dünya Basketbol Şampiyonasında Müslüm Gürses açılış şarkısını söyledi.
  • Bu törende, Fazıl Say beyefendinin, çok kötü bir müzisyen diye nitelediği Sezen Aksu ünlü kişilerle düetler yaptı.

İşte bu iki durum, kendini Türkiyenin modern müzikçisi zanneden ama bir elin parmaklarını geçmeyen bir kaç kişi dışında kimsenin tanımadığı Fazıl Say ve batıdan ithal, Türk insanının ise duyduğunda kulak ucuyla bile bakmadığı müziği, Türkiye’yi temsil etmeye değer görülmedi ve yaptığı müzikse zaten hiç bir değer arzetmeyen sponsorist bir çalkantıdan başka birşey değildi. Avrupa’nın saray elitist müziği bu ülkenin modern yüzü zaten olamazdı.

2010 Dünya Basketbol Şampiyonası’nın açılış töreninde Müslüm Gürses sahne aldı. Bu durum, arabesk müzik eleştirisi yapan Fazıl Say’ın ağzının payını veren bir durumdu. Çünkü Fazıl Say, Türkiye’nin dünyaya modern yüzünü klasik batı müziği üzerinden gösterebileceğini iddia ediyordu. Bu açılış töreninde ise Müslüm Gürses’in sahne alması, Türkiye’nin büyük bir dönemine damga vurmuş, iyi ya da kötü Türk insanının duygularını yansıtmış olan Arabesk müziğin, dünyanın 3. büyük organizasyonunda Türkiye’yi temsil edebileceğini haykıran bir durumdu ve de çok güzel oldu. Ayrıca Fazıl Bey’e ikinci darbe de, sırf referanduma evet dediği için hakaret ettiği Sezen Aksu’nun, İtalyan tenörle yaptığı düet oldu. Yani, kendinin yaptığı taklit ve Türk insanının hiç anlamadığı bir müzik olan Batı Klasik Müziğinin böyle bir organizasyonda temsil edilmemesi, bir hayli utandırmıştır, umarım. Ama utanma duygusu da vicdanla beraber gelişen bir duygudur. Fazıl Say’da ise bu zaten yok. …ve son bir not; Bu ülkenin modern yüzünü Fazıl Amca’nın beğenmediği Sezen Aksu gerektiğince temsil edebilir ve ediyor da! Sezen Aksu’yla düet yapan bu yabancı sanatçılar Sezen Aksu beceriksizliğini, Fazıl kadar mı, biliyorlar? Büyük lokma ye, büyük söz söyleme, Fazıl! Kilitlenir kalırsın, git kendi işine, bu ülkenin senin müziğine ihtiyacı yok. Tüsiad’ın dantelli entellerinin ihtiyacı olabilir. Piyano başında, sinekli katır gibi hareketler yaparak bana müzisyen numarasını yutturamazsın. Hadi kendine iyi bak, çüşşş!

Terörle Mücadelede doğru teşhis polemiği

Son yazılarımda Chp karşıtı söylemler oluştu. On yılların getirdiği siyasi bilinçle yetişen insanlar, hemen Akpartili damgasını vurur bu durumda… Ne CHP’ye ne Akparti’ye sempati duyuyorum. Ben fikirlerimi, Türkiye için hayırlı olarak gördüğüm şekilde aktarırım ve doğru iktidarın, doğru muhalefetle elde edileceğini savunurum. Eğer muhalefet yetersiz ise, iktidarın da kalitesinin düşeceğini; sıkı, akil, çözüm öneren ve somut söylemlere sahip, tutarlı bir muhalefetin, hem iyi iktidar hem iyi Türkiye için gerekli olduğunu bilirim.

Bu nedenle, dost acı söyler -buradaki dostluk, Türkiye sevgisidir- prensibinden hareketle, Chp’nin durumunun içler acısı olduğunu vurgulamak gerekir. Daha önce de Chp’nin kendi kendini vuran ifadelerinden bahsetmiştim. Bu affedilir şey değildir muhalefet partisinde… Muhalefet denilen şey; iktidarın yanlışları üzerinden oy toplarken, ülkenin ciddi sorunlarına ciddiyetsiz davranmak değildir. Chp’li yöneticiler bırakın iktidarı yıpratmayı, kendi başlarına bela olacak iddialar üretmekte ordinaryus profesör olmuşlar. Yahu, hiç mi mantık dersi görmedi bu kişiler de, bu kadar bariz ve basit kelime hatalarıyla kendilerini vurabiliyorlar. Baykal’dan bir derece daha iyi olsa da, Kılıçdaroğlu hala bir başbakan alternatifi değildir, Türkiye için… Bu sözlere, bir çok bağnaz Chp’li katılmayacaktır. Hani şu, her halükarda oyum Chp’ye diyenlerden bahsediyorum. Çünkü bu kişiler, ülkenin kaderini de, tuttukları futbol takımının kaderi gibi görüyorlar. Tüm mantık hatalarına ve içi bomboş ifadelere rağmen Kılıçdaroğlu’nu alkışlayan ve meydanları dolduranları gördükçe anlıyorum ki, bu milletin bir dinleme ve duyduğunu anlama sorunu var. Süleyman Demirel’i 40 yıl siyasette tutmuş bu milletin hiç değişmediğini görüyorum. Deresi olmayan köye köprü vaadi hala devam ediyor ve halk da hala buna alkış tutuyor, çok yazık… Neyse, konuya gireyim de, ne demek istediğimi anlayın!

Kılıçdaroğlu bir miting sırasında Başbakanı eleştirirken şöyle diyor: Recep Bey diyor ki, pkk sorununun çözülememiş olması doğru teşhis konulamamasından… İktidar siz değil misiniz, teşhisi siz koyacaksınız. Bunlar doktor da değil, teşhis koyamazlar. Çözemezler de! Kılıçdaroğlu’nun sözleri bu mealde birşeylerdi, hiç çarpıtma yapmadım. İsteyen bu sözleri internetten izleyebilir. Kılıçdaroğlu bu sözlerle meydandakileri coşturuyor. Akparti’nin çözüme ilişkin çabalarına hiç katkı sunmayan ve daha önce Chp’nin hazırlamış olduğu Kürt Raporuna bile değinemeyen birinin çıkıp böyle bir eleştiri yapması çok yersiz bir durum.

Kılıçdaroğlu hemen ardından şunu söylüyor ve ne kadar vizyonsuz olduğu bir anda ortaya çıkıyor. Biz bu soruna teşhis koyacağız. Hay daaaa! Biraz önce daha 8 yıllık bir mazisi olan Akparti’yi eleştiren Kılıçdaroğlu’nun onlarca yıllık geçmişi olan Chp’nin, terör sorunu ile ilgili bir teşhisi bile yokmuş. İyi de bu sorunla ilgili daha teşhis koyamamış bir Chp, nasıl olur da, utanmadan iktidar olmak için kendini Akparti’ye alternatif gösterebilir. Eleştirdiği hükümetten bir farkı yok ki!

Bakar mısınız, mantık hatasına, üstelik siyasi hatayı geçtim. Kılıçdaroğlu’nun bir yanılgısı da, iktidarın herşeyi yapacağı, muhalefetin hep oturacağı inancı! Hayır, muhalefet iktidarın yanlış ve eksiğine karşı yeni teşhisler ve öneriler oluşturur, hükümete sunar. Eğer hükümet bunlara uymazsa ve sorunu da çözemezse, iktidarı halka şikayet eder ve oyunu alır, iktidar olur. Muhalefet olmak, başkasını eleştirdiği yerden kendini yıpratma vizyonsuzluğu değildir. Bizim muhalefet bırakın iktidarı düzeltecek, kendini düzeltebilmiş değil! Söylediği lafın nereye gittiğini ve gideceğini kestiremeyen biri, yabancı devletlerle masaya oturduğunda beni nasıl savunacak. Tarihte bir örneği var bunun, anlatalım:

Bir Osmanlı sadrazamı anlaşma masasına oturuyor. Anlaşma yapılıp bitiyor ve bizimki uykusundan uzanıyor ve gelelim tazminat meselesine diyor. Bitmiş anlaşma tekrar bozuluyor ve bunu fırsat bilen Ruslar, Osmanlı’dan bir de tazminat koparıyor.

Kılıçdaroğlu ilk mitinginde, onlarca kez Recep Bey ifadesini kullanmıştı. Basbakanla yaptığı son görüşme sonrası -geçen perşembe- Kılıçdaroğlu açıklama yaparken, onlarca kez Başbakan Erdoğan ifadesi kullandı. Bugünkü mitingde yine Recep Bey’e döndü. Yani Kemal Kılıçdaroğlu’nun maalesef üslubu tam oturmuş değil! Recep Bey derken büyük ihtimalle, halkın zihninde Recep İvedik’ten gelen bilinçaltı imajı kullanmak istiyor. Lakin, siyasette nezaket çok önemlidir. Ayrıca muhalif birinin, iktidar için her kesimi kucaklaması gerekir. Sadece bir tarafın oyunu kaybetmemek üzerine kurulu bir siyaset, hiç kimseyi iktidar yapmaz.

>Dünyadaki Yeni Dengeler ve Türk Halkının içinde bulunduğu duruma dair!

>

Batı Dünyası, yıllardır peşinden sürüklediği Türkiye’yi, komşuları ile ayırıp yanına çekmeyi beceriyordu. Bir yandan Pkk’ya destek verirlerken diğer yandan Pkk’yı terör örgütü ilan eden batı dünyası, artık bir yol ayrımına gelmişti. Kendi coğrafyasıyla işbirliği yapmayı, ideolojik kaygılarla reddeden Türk siyasetçiler, batı dünyasının da izniyle on yıllar Türkiye’nin başında kaldılar. Kısır çekişmelerin politikacısı olan bu insanlar hep koltuklarında kalırken ve başta Doğan Medyası bunları desteklerken, büyük abi ABD’yle restleşmeyi göze alan Türk siyasetçiler, ya bunu canları ile ödediler ya da iktidardan düşürüldüler. Mesela; Süleyman Demirel hep söz sahibi olurken, Özal öldürüldü, Ecevit’in başı beladan kurtulmadı. Ancak, Ecevit akıllı adamdı, önce Amerika’ya yaklaşıp sonra tüm politikaları tekrar düzenliyordu ki, Türkiye’yi bu hale getiren Amerikan işi Kontrgerilla sözünü ilk o dillendirdi ve son bir kaç yıla kadar da bunu kimse göremedi.

Son günlerde farklı seyreden Türk Dış Politikası, bazı iç çevrelerce anlamlandırılamıyor ve eksen kaymasından bahsediliyor. Aslında eksen denilen şey kaymıyor, tam tersine olması gereken yere geliyor. Türkiye’deki solcuların da Amerikancı olduğu da ortaya çıkıyor, aslında… Yıllardır solcu dediklerimiz, şimdi hep birden Amerika’yı savunuyor. Eğer yaşasa idi, Nazım Hikmet bu duruma ne derdi acaba! Hep söylerim, Nazım Hikmet’i anlamak, sosyal demokrat’lara düşmez bu ülkede… Ya komünizm’i savunursun ya da sosyalizm zırvalığının edebiyatını yapıp, erkekçe savunamadığın komünizmi sosyal demokratlıkla sıvarsın. Daha komünizm ile sosyalizmi kavram olarak algılama sorunu yaşayanlar, bu ülkenin ne iç politikasını ne de dış politikasını kavrayamazlar. Dünyayı rakı şişesinin dibinden görmeye çalışan, Haydar Dümen’in seksoloji sayfalarıyla günden takip ettiğini sanan sosyal-demokrat ağızlılar, Nazım Hikmet’in ismini anmayı haketmezler.

İsrail’in gemi baskını üzerine gerilen ilişkiler, dolmuş olan bardağı taşırma gereksinimi idi. Yıllardır PKK’nın arka bahçeliğini yapan İsrail ile ilişkiler bir anda değişmedi. Gündemi takip etmekten aciz köşe yazarlarının şakşakçı okurları, birkaç yıl geriye bakabilseler ve bu günlerin haberini zamanında vermiş olan Ecevit’i yeterince dinlemiş olsalar idi, İsrail’le olan soğuk ilişkilerin Ak parti iktidarı ile ilişkili olmadığını görürlerdi. Hala bu bağı kuramayanlar bir de solcuyuz, açık görüşlüyüz diyecekler utanmadan… Solcuyum demekle solcu olunmuyor, işte! Aynen din-iman muhabbeti yapıp da, gelen geçen kızlara laf atmanın, dindar yapmadığı gibi… Her iki güruh da, bağnazlaşmış durumda!

Yeni bir düzen kurulurken bunu birçok kişi, o an için hiç mi hiç anlayamazlar. Ancak ağızları kese olmayan bu kişilerin herşey hakkında düşünmeden söyleyecekleri birşeyler vardır. Yeni düzeni algılayamayanların en azından birazcık düşünmelerini istemek çok mu olur acaba? Bir söz var; düşünmeden konuşanlar, konuştuktan sonra düşünmek zorunda kalırlar, diye! Ancak ne var ki, bu ülkenin düşünmeden konuşanları, sözlerinin ne ardında durma ne de söylediklerini düşünme vicdan sızısı çekmiyorlar. Galiba bu şahıslarda vicdan yok… Her neyse, Türkiye hakkında en son konuşması gerekenler, hep konuşuyorlar. Daha dün izlediği haberle şu anda izlediği haber arasında bağ kuramayanlar, felsefeden, siyasetten bahsediyorlar. Ne 60’ların politize gençliği ne de 90’ların apolitik gençliği, bu ülkeye bir şey verdi. Çünkü bilmek değil önemli olan, önemli olan Düşünmek… Değişime direnmek ne getirir, statüko ne getirdi Osmanlı’ya! Türkiye’nin kurucu ilkelerinden biri değil midir, İnkılapçılık! İnsanın zoruna en çok da ne gidiyor biliyor musunuz? Simgesi’nde yer alan oklardan biri İnkılapçılık’ı simgeleyen bir partinin, Türkiye’nin en statükocu çevresini temsil ediyor olması… Biz Osmanlı’daki beşik ulemalığının yobazlığından çekmedik mi? Şimdi, tekrar bir beşik ulemalığına ne gerek var. Osmanlı’nın yobaz çevresinin devamı olanlar, günümüzde kendini değiştirmiş ve geliştirmişken, modern dünyayı takip eder hale gelmişken; bu milleti bağnazlıktan kurtaran bir siyasi akımın temsilcisi olanlar bugün niye aynı hataya düşerler ki?

Yazıklar olsun, kendi koltukları uğruna bu ülkenin saf insanlarını kandıranlara! Yazıklar olsun, kendini modern addeden, dünyadan bi haber düşüncesiz insanlara… Yazıklar olsun, 40 yıllık goril köşe yazarlarının fikirlerini, kendi fikirleriymiş gibi savunan, mürekkep yalamış (üniversite görmüş) gençlere! Genç olup da, dinamizmi temsil etmesi gerekirken, içki sofralarında ihtiyarlar meclisi kuran gençlere yazıklar olsun! Ve, lanet olsun; cehaletini küfrü ile örtmeye çalışan ahlaksızlara!

İsrail’in Kurduğu Denklem, Yanlış!

Daha önce bu bloğun, şurasında yazılmıştı, Türkler ile İsrailliler arasındaki olgular üzerine birşeyler! Yahudiler, Almanya’da uğradıkları soykırımdan sonra, bu işin öyle misafir vatandaş olarak ülke ülke yaşamakla olmayacağına inandılar ve dini inançlarının da etkisi ile Çöl’ün ortasında bir vatan kurmaya çalıştılar. Zaten başka yurt edinecekleri biryer de yoktu, Arabistan Çölü’nden başka! Belki, Afrika’da biryerleri ele geçirebilirlerdi, ancak ele geçirmişken hem kendi dinlerince vaadedilmiş topraklarda bir vatan kurmak hem de nispeten daha medeni bir coğrafyada bulunmak istediler ve ezeli düşman gördükleri İslamiyet’i de bir vesile ile tam ortasından vurmak istediler. Yahudiler’in günümüz İsrail’ine yerleşmesini, kendi dinlerince kutsal sayılan Kudüs’ün de bir nevi İslam’ın elinden alınmasını isteyen Hristiyan Batı Dünyası da bu işe olur verdi. İsrail’in burada bir devlet kurması, Hristiyanlar açısından, Selahaddin Eyyubi’ye karşı kaybettikleri Kudüs’ün, başlarından def etmek istedikleri Yahudiler aracılığıyla da olsa, Müslümanların elinden tekrar geri alınmasını sağlamaktı. Bunu yaparken de İsrail’i maşa olarak kullanmak, eğer Kudüs için bir acı çekilecekse, bunun İsrailliler tarafından çekilmesi ile, tekrar Kudüs’ü İslamiyet’in elinden almaktı. Yani, Kudüs Müslümanlardan alınsın, ama bunu pek sevmedikleri Yahudiler yapsa da kabul!

Durum, genel hatlarıyla bu tarihi gerçekliğe dayanıyor. Ancak, başka bazı gerçekler de yok değil! Mesela, her toplumda Yahudiler’in aşağılık görülmesi, horlanması meselesi… Zaten Yahudiler de bunun farkındalar ve tüm çabaları, kendilerine bir sığınacak yer yapma arayışlarında gizli! Bu çabaları esnasında da, artık hiç kimseye güvenmiyorlar ve dini kitaplarda bahsedilen, Yahudiler için en acı sona hazırlanıyorlar. Hem Hristiyanlar’da, hem İslami literatürde var olan o durum şöyle bir olgudan bahsediyor: Hristiyanlar ve Müslümanlar, kıyamete yakın bir zamanda birleşecekler ve Yahudiler’e karşı birlikte savaşacaklar! Ben bunun doğruluğunda veya yanlışında değilim, ben bir gerçeklikten bahsediyorum…

Yahudiler’in hepsi, İsrail’in devlet politikasını benimsemiyor, bu birçok konuda ortada! Ancak, onları temsil eden de, İsrail Devleti! Yahudiler, tarihleri boyunca tek hoşgörüyü Türkler’de, gördüler. Bugünkü Amerika’nın yandaşlığının sebebini yukarıda açıklamaya çalıştım. Amerika ve İsrail’in birbirleri ile olan ilişkileri, hiç bir zaman güvene dayanmadı. Karşılıklı çıkar ilişkisi idi. Dünya düzeni değiştikçe ve artık bu ilişkiden alınan zevk tatmin etmemeye başladıkça, bir noktada son bulur. Sömürülmek için Irak ve Afganistan’ın paramparça edildiği Orta Doğu, Rusya ve Türkiye’nin kendine gelerek, biz burdayız, n’oluyor? demeye başlaması ile gerçek stratejik sahiplerini de görmüş oldu. Türkler ve Ruslar, kendi bahçelerinde Amerika’nın otlamasını istemezler, tabiki! Bu yüzden de bu coğrafyada uzun zamandır var olan sorunların çözülmesi lazım gelir.

Batı dünyasının, Türkiye üzerine musallat ettiği, Ermeni Sorunu, Yunan Sorunu, PKK Sorunu gibi sorunlar da, Rusya-Türkiye İşbirliği’yle çözülünce, Rusya’ya karşı Türkiye’ye yavşamaya çalışan Amerika ve takipçileri, İsrail’in kukla devletini bırakacaklar ve hatta kendi elleri ile yıkacaklardır. Tabiki, burada da İsrail Batı’ya cephe alacaktır ve Amerika-İsrail düşmanlığı kaçınılmaz olacaktır. Araplar’la daha iyi anlaşan bir Türkiye’ye karşı, Araplar’la hiç anlaşamamış bir İsrail’i desteklemenin, Amerika açısından bir mantığı var mıdır?

Toplum mühendisliğinde bir numara görülen Yahudi Cemaati, yeni dünya düzenini okuyamıyor. Kendi iyilikleri açısından, durup düşünmeleri lazım, korkularımız bu kadar büyük mü? diye! Aslında çok büyük! Toplum Mühendislerinin kaçırdığı nokta, insan davranışlarının formüle edilemeyeceğidir. İnsanlar, duygu taşırlar ve duygular matematik ve fizik kanunlarından münezzehtir. Hala 3. boyut, 4. boyut fizik kanunları ile hesaplama yapmaya devam edersen ve yaptığın hesaplamanın sağlamasını da aynı kanunlarla yaparsan, işlem doğru çıkar. Ancak, yaptığın işlemin, gerçeklikle ne kadar alakalı olduğunu nasıl anlayacaksın! Ortaçağ’da da papazlar, hükmünü yitirmiş kitaplarıyla, dünya düzdür diyorlardı ve onlara göre doğru çıkıyordu. Eldeki veriler ve yöntem yanlış oldukça, işlem doğru çıksa bile, sonuç gerçeklik‘e uymuyorsa, boşuna kafa ütüledin! Ben, her zaman söylerim, doğru değildir önemli olan, tek idea, gerçektir. Bu arada, İsrail’in kurduğu denklem yanlıştır, bunu bir anda görmek isteyenler yanılır. Çünkü, Tarih kendi zaman ve kahramanını, kendi tayin eder.

Nükleer Takas Anlaşması, ne anlama geliyor?

Türkiye, kendi coğrafyasının kilit ülkesidir. Bunu da yakın zamandaki bir çok olayda gördük. Mesela, ABD’nin son Irak işgalinde, Türkiye’nin kendi coğrafyasını kullandırmak istememesi ABD’ye şok yaşattı. Amerika, bunun öcü olarak, askerlerimizin başına çuval geçirdi. Ancak bu durum ABD’nin daha da aleyhine bir Türk kamuoyu oluşturdu. Amerika, giderek Türkiye’yi kaybetti. İki sıkı fıkı dost olan Amerika ve İsrail, Başbakan Erdoğan’ın one minute çıkışıyla taraf olma durumuna düştüler ve Amerika sonraki süreçte İsrail’e uyarı, Türkiye’ye destek açıklamaları yaptı.

Ancak, aradaki kırgınlıklar bitmiş olmamalı ki, Türkiye gerçek bir müttefik aramaya devam etti. Ayrıca, Avrupa’nın da birliğe almak konusunda samimiyetsizliği üzerine, artık benim de yıllardır özlemini çektiğim, Rusya ve komşular ile bir ittifak arayışına girildi ve başarılı olundu. Bu süreçte, Amerika’nın hep tehdidine maruz kalan İran’ın, Amerikan tehdidinden kurtarılması, yıllarca süren İran’ın Nükleer Teknoloji Projelerinin batılılarca bahane edilerek bu coğrafyanın delik deşik edilmesi durdurulmalıydı. Bu coğrafyada kilit rol oynayan Türkiye’nin bu işleri, Amerika’ya rağmen düzeltmesi lazım idi. Türkiye’nin önemini anlayamayan Talabani, bundan bir süre önce şöyle bir açıklama yapmıştı: Türkiye’ye bir kedi bile vermem… (bu veya bu mealde bir sözdü.) Sonra baktık ki, gelişen süreçte, Talabani; kendi eliyle donunu bile verecek duruma geldi. Ancak Türkiye’de hala Talabani kafasında olan insancıklar var. Hala hiç bir devletlerarası ilişkiden anlamayan, Amerikan karşıtı olup da Amerikancı kafaya sahip ve kendine solcu diyen, dar kafa, hala dünyanın düz olduğunu iddia eden, Nazım’ın sadece iki-üç şiirini bilen diğer Nazım şiirlerini duyunca nefret okuyan, gerçeği duyunca da inkar eden züppeler, hala kafasının dikine gidiyorlar. Bu sosyalist bozuntuları, yavşamış olduklarından olsa gerek, Komünizm’i de sevmezler. Bu kişilere, Can Yücel’in Murat Belge için yazdığı şiiri gönderiyorum…

Okumaya devam et “Nükleer Takas Anlaşması, ne anlama geliyor?”