Devletçilik İlkesi ve Türkiye Gerçekleri

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesi, kendine özgü ilkeler ve inkılaplara sahiptir. Yeni devletin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’tü ve devletin ilkeleri de bu şahsiyetin fikirlerinden çıkmıştır. Atatürk İlkeleri’nin temelinde, idealizm ve realizm vardır. Yani idealleri uğrunda bıkmadan koşmak ve ortaya koyulan icraatlerde hayalperest değil, gerçekçi olmak!

Devletçilik ilkesi de bu çerçevede ortaya çıkmıştır. Şimdi bakalım, bu ilkenin ortaya çıkış öyküsüne… Devletçilik ilkesi, en fazla ekonomik anlamda kullanılmıştır, bu doğrudur, ancak yeterli değildir. Ekonomik anlamda, devletçi politika yürütmek o dönemin olmazsa olmazıdır. Gerekçesine gelince; Osmanlı devleti her alanda -askeri alan hariç tutulabilir- yeni dünya düzenine ayak uyduramamıştır.

Ekonomik anlamda, yüzyılları bulan kapitülasyonlarla batılı devletlere sömürülen Osmanlı devleti, son yıllarında büyük borçlar içine girmiştir ve bu borçların çevrilebilmesi için de, bağımsızlığına ters olarak, Duyun-ı Umumiye idaresi kurulmuştur. Duyun-ı Umumiye ve Reji Ambarları; milli mücadele esnasında, açlık içinde savaşan Türk halkının emeğini sömürmeye devam etmiştir. Ekonomik anlamda eli kolu bağlanmış olan bu coğrafyanın, milli mücadele sonrası tekrar iktisadi denetimi, yatırım yapma özgürlüğü ve sermaye oluşturma gereksinimini karşılayabilmesi, devletçi politikayı gerekli kılmıştır. Çünkü, elinde hiç birşey olmayan halkın yatırım yapması beklenemez.

Devletçilik ilkesi, toplumun zenginleşebilmesi ve iktisadi atılım yapabilmesi için önemli görevler üstlenmiştir. 1929 ekonomik buhranının şiddetli günlerinde, Türkiye ayakta kalabilmişse ve yatırım için kurumlar oluşturabilmişse ( Türkiye İş Bankası, Etibank v.b.), bu devletçilik politikasının işlediğini gösterir. Atatürk’ün devletçilik politikası, asla sert bir komünist politikaya benzemez. Çünkü, devletçilik politikasında olmayan yatırımları devletin yapması olduğu gibi, girişimcilere de kredi sağlama amacı vardır. Yani bir yandan devlet iş yeri açarken diğer yandan da iş yeri açmak isteyenlere sermaye sağlamaktadır.

Devletçilik ilkesi gereği uygulanan politikalar, devlet tarafından halkın iktisadi gereksinimlerine hitap ettiği gibi, aynı oranda da sosyal yaşamına hitap etmiştir. Avrupa’daki asırlık modern eğitim olgusunu, Osmanlı devleti beşik ulemalığı ile karşılamakta ısrar edince, Osmanlı’daki müslim tebaa cahil kalmıştır. Azınlıklar, belirli şekillerde eğitim alabilirken, müslümanlar eğitimden bihaber durumdadır. Okuma-yazma yoktur ve 19. yy. ile 20. yy’ın başlarındaki savaşlar, zaten az olan okumuş tabakayı da almış, götürmüştür.

İşte, eğitim alanındaki bu acı geri kalmışlık, Mustafa Kemal için çözülmesi gereken en önemli sorundu. İstiklal Savaşı’nın en şiddetli günlerinde, eğitim şur’aları toplayan Atatürk, devletçilik ilkesini eğitime de dökmüştür. Ekonomik sıkıntılar içinde olunsa da, ulaşılabilen her yere okullar, kurslar açılmış, yabancı ülkelere öğrenciler götürülmüştür. Dış ülkelere gönderilen bu öğrenciler de, sonraki zamanlarda Türkiye Cumhuriyeti’nin önemli işlerini çözmüşlerdir. Dış dünyayı takip edememekte olan Türk halkının, yeniliklerden haberdar olabilmesi, devletin bu işe el atmasıyla mümkündü. Eğitim alanında, türlü muhalefete rağmen yeni alfabelere geçildi, gazetelerin okunması teşvik edildi. Devlet, hiç yaş ve cinsiyet ayrımı yapmadan, köylere kadar okuma yazma kursları açtı. Böylece, devletçilik ilkesi etrafında Türkiye Cumhuriyeti’nde, eğitim-öğretim hızla artırıldı.

Devletçilik ilkesi, günümüzde ekonomi alanındaki etkisini kaybetmiş görünse de, eğitimdeki işlevi hala önemini korumakta! Her ne kadar eğitime destek kampanyaları ile özel sektörler okullaşmaya yardımcı oluyorsalar da, genç nüfusun eğitiminin yükü neredeyse tamamen devlet üzerinde… Çünkü, hala halkımızın önemli bir kısmı, çocuklarını okutmak için para ayırabilecek durumda değiller. Hatta, okula ulaşmakta zorluk çeken ve okula gönderilmeyen birçok çocuk bulunmakta! Tüm bu sorunlar ve gerekçelerden dolayı, devletçilik ilkesi hala yaşamakta ve ne kadar isabetli bir fikir olduğu ortaya çıkmaktadır. Zaten, bu halkın en muhtaç olduğu olgu, eğitimdir. Devletçilik ilkesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasında, yaşatılmasında; Türk halkının sosyo-kültürel ve iktisadi hayatına katkısında, hala önemini korumaktadır. Devletçilik ilkesi, Türkiye’nin tarihi, iktisadi, kültürel gerçeklerinden ve gereklerinden çıkmış, kendine özgü, bağnaz olmayan bir ilkedir.

R. Tayyip Erdoğan’ı, başarılı yapan unsur!

Recep Tayyip Erdoğan, kabul edilsin edilmesin, çok başarılı bir siyasetçi… Başarısında da politikacı değil, siyasetçi olması yatıyor. Gerçekten de tartışmaya girilecek bir üslup kullanıyor olması, takdire değer bir şey! Bir çok kişi, onun yalan söylediğini ima etse de, bu kesinlikle doğru değil! Üslubu çok açık ve kesin! İşte yıllardır bu halkın beklediği karizmatik lider duruşu… Sırf ideolojik bakma nedeniyle bu görüşe karşı çıkan çok insan var Türkiye de! Zaten bu kişilerle de herhangi bir siyasi, tarihi, felsefi tartışmaya girilemez…

Erdoğan’a, yalan söylüyor bir şeyden anlamıyor diyenlere bakıldığında, bu kişilerin Zuhal Topal’la Izdivaç programını izledikleri ya da izlemiyorlarsa, onun yerine saçma sapan futbol yorum programları izledikleri ortaya çıkar. Yani siyasetten ve toplumdan habersiz, her seferinde nefret ettiklerini belirttikleri Amerika’ya özenen kişiler oldukları görülebilir. Velhasıl, çelişkiler içinde çırpınan insanlardır bunlar…

Kişisel olarak, Türkiye’deki dinci zümrenin hep karşısında oldum ve onlar yüzünden toplumdan koptum, yapayalnız biri haline geldim. Arkadaş çevremi de, terkettim! Ancak; Erdoğan’ın başarısını, samimiyetini ve bu ülkeye olan hizmetlerini de hep takdir ettim. Çünkü Erdoğan, yanında bulunan arkadaşlarının anlayışlarından daha farklı… Örneğin; yıllardır başa gelen dinci iktidarların anlayışı, günümüzde Bülent Arınç’ta görülüyor. Oysa ki, Sayın Erdoğan’ın bakış açısı daha farklı… Gerçeği, çağın gereklerini kavramış biri… Bunu bugünkü bir olayla anlamak mümkün, olay şöyle gelişiyor…

Başbakan Erdoğan, Şanlıurfa’da toplu açılışta konuşurken, dinci iktidarların yıllardır Türkiye’de oluşturduğu bilince sahip bir kişi, pankart açarak Erdoğan’a padişah benzetmesi yapıyor. Bunun üzerine Erdoğan şunu söylüyor:

Bak, “padişahım çok yaşa” diyorsun, ama ben ne padişahım ne padişahlığa özentim var. Kaldır onu, kaldır! Ne dedik biz… Biz efendi olmaya değil, hizmetkar olmaya geldik. Farkımız bu!

Burada da görülüyor ki, yılların biriktirdiği yanlış bilinç, hala Akparti tabanında mevcut! Hala gerçek dünyadan kopuk yaşayan, padişah ve işe yaramaz bir makam olan hilafet sevdalıları var… Bu zaten bilinen birşey ve hatta bu özlemleri Akparti’nin üst kademesinde Bülent Arınç’ta da görmek mümkün… Yalnız zaten, Erdoğan’ı bu bağnazlardan ayıran da burada yatıyor… Örneğin, o pankartı gören kişi, hala saltanat hülyaları içinde olan biri olsaydı, verdiği cevap Erdoğan gibi olmazdı. Örneğin, Bülent Arınç veya Necmettin Erbakan olsaydı, muhtemelen şöyle derlerdi: İnşallah, inşallah… O günler de gelecek! İşte Erdoğan’ı başarılı yapan budur. Yani kendi tabanında ve yakın arkadaşlarında vücut bulmakta olan, irticai (gerici) hareketlere prim vermemesi… Realist, Rasyonalist olması… Burada Erdoğan’ın verdiği cevap ile, daha önceki dönemlerde dinci partilerin verdikleri cevapları karşılaştırdığımızda ortaya çıkan durum bu! Recep Tayyip Erdoğan, klasik dinci lider profilinden uzak duruyor ve bu da başarısındaki temel etken… Ancak, tabandaki bu bağnaz fikriyat değişir mi, ne zaman değişir? Bilinmez…