Türkiye’nin, “derin terörizm”i!

Türkiye’yi bölmeye çalışanların, aslen Kürtler değil, bizzat içinde Türklerin yer aldığı, sol kıvamlı çevrelerin el verdiği odaklar olduğu, çok açık ortaya çıkmış durumda.

Bu durum, eskiden beri biliniyorsa da, pek dillendirilmezdi ancak son dönem yaşanan Türkiye’yi güçlendirici hamleler, eskiden işlerini gizliden yapan çevrelerin, artık son aşamaya dayanmaktan gelen bir çaresizlik neticesinde gemi azıya almalarına ve açıktan açığa mücadeleye başlamalarına neden oldu.

Milliyetçilik -bugünlerde ulusalcılık- Amerikan karşıtlığı, işçi hakları, kadın hakları, hayvan hakları, çevrecilik gibi kavramlara çöreklenmiş olan bu çevreler, yıllarca ve yıllarca, bu türlü kulağa hoş gelen ve gerçek amaçlarını çok iyi kamufle eden ifadelerle bu ülkenin içine ettiler!

Artık bugün gelinen noktada, bu kavram ve sloganları bırakmaya ve açıktan açığa, birileri adına çalışmaya başladılar. Çünkü artık “bağzı şeyler”in ardına saklanmayı başaramaz hale geldiler. Bir nevi, alçaklık adına ölüm-kalım savaşı veriyorlar. Eğer bu vatanın gerçek sahipleri kazanırsa, bir daha tutunamayacaklar. Yok, eğer bu hainler kazanırsa, eski usul kan-gözyaşı-fakirlik-emperyalizm devam edip gidecek. İşte o nedenledir ki, son bir savaş vermenin hesabını yapıyorlar. Bu meselede de, Cnn, Reuters, Amerikan dışişleri, İngilizlerin bütün hücreleri, Fransızların entel enjeksiyonları, Alman nazi ve sosyal-demokrat vakıfları, Doğan Medya Grubu, Koç Grubu, Tüsiad’ın malum raporistleri, eski sosyalist yeni uluscular, bir kısım sakallı-çarşaflı-göbekli-markalı anti-kapitalistler, Greenpeace ve onun envanterinde bulunan ahmak çalıştaylar, dizi çektiğini zanneden yönetmen bozuntularıyla, üç kuruşluk fikri olmasa da milyon tl’lik senaristler, emek paylaşımını savunacam diye sokaklarda g.tünü vermeye razı görünmekle birlikte, bir garip kapitalist gelenekle çocuk doğurup sonra da, bir fakir karnı doyurmayan ama fakir fukaraya “makarnacı” diye hakaret edip Müslümanları “sadakacı” olarak adlandırıp içindeki “kapitalizm”i kusan oyuncular, ve dahası…

Bugünlerde ortaya çıkan bir aşikarlığa daha dikkat çekelim. Biliyorsunuz, pkk ve paralelinde yaşanan sorunlar çözümlenmeye başlandıkça, başka bir örgüt ortaya çıkmaya başladı. Bir nevi rezervde olduğunu haykıran bir örgüt. Bu durum ise tam da şunun görüntüsünü veriyor: aslında pkk bir Kürt sorunu değil, bir konjonktürel sorun… Bu ülkenin 60-70’lerini sol-sağ yedi, 70-80’lerini asala yedi, 80-90-2000’lerini de pkk yedi. Bugün, pkknın işlevselliğini kaybetmeye başladığı aylarda, DHKP-C diye bir kronik ahmaklar yumağı ortaya çıkmaya başladı. Çok açık ve belgeli bir durumu da hemen belirteyim; Türkiye’de her terörle ilgili kavramın tanım cümlesinde, istisnasız olarak “sol” ideoloji yer alır. O nedenledir ki, Türk solu dediğimiz ideoloji, dünyadaki diğer sol ideolojilerden tamamen farklıdır, karmaşıktır, “maşa”dır.

Türkiye’ye verilen mesaj şu: Sen pkk’yı çözebilirsin ama her zaman bir terör örgütünü başına musallat edeceğiz. Elbette, bunu yapmak Türkiye gibi, haini bol bir ülkede mümkündür. Çelişik zihinli piçler, milliyetçilik-vatanseverlik-atatürkçülük sözcükleriyle aptal-saptal eylemlere girişip ” yahu bizim yaptığımız, bize söylenenlere uyuyor mu” diye düşünmeyip, vodka şişesinin dibinde devrim görmeye çalıştıkça, böyle sorunlar hep olacak…

Yani, mesele ne vatanseverlik ne ağaçseverlik ne atatürkseverlik ne insan hakları ne de emek savunusu… Mesele, sıçtığı boktan huy kapanların, huysuzlanmasıdır, hepsi bu…

Bir Devlet Terör Örgütleriyle Görüşebilir mi?

Devlet, genel ve öz tanımıyla; insanların birbirleriyle ilgili duydukları güvenlik kaygılarını ve temel yaşam gereksinimlerini karşılamak için yine insanların anlaşarak oluşturdukları soyut bir kavramdır. Bu soyut kavram, belirli kurum ve kurullar eliyle somutlaşır. Örneğin, güvenlik mekanizmaları ordu-polis kurumlarıyla somut araçlar haline gelir ve devlet kavramı işleyen bir hal alır.

Devletin vatandaşlarının güvenliğini tehdit eden çok çeşitli sebepler vardır ve bunlar zamanla artar, azalır, kaybolur. Çağımızın en önemli güvenlik sorununun kaynağı, bir devlet veya devletlerin, başka devlet veya devletlere karşı kullandığı terörist organlardır. Terörizm’in bir numaralı besin kaynağı başka bir devlettir. Hiç bir terörist grup, bir devlet desteği olmadan varlığına anlam veremez.

Okumaya devam et “Bir Devlet Terör Örgütleriyle Görüşebilir mi?”

Terörle Mücadelede doğru teşhis polemiği

Son yazılarımda Chp karşıtı söylemler oluştu. On yılların getirdiği siyasi bilinçle yetişen insanlar, hemen Akpartili damgasını vurur bu durumda… Ne CHP’ye ne Akparti’ye sempati duyuyorum. Ben fikirlerimi, Türkiye için hayırlı olarak gördüğüm şekilde aktarırım ve doğru iktidarın, doğru muhalefetle elde edileceğini savunurum. Eğer muhalefet yetersiz ise, iktidarın da kalitesinin düşeceğini; sıkı, akil, çözüm öneren ve somut söylemlere sahip, tutarlı bir muhalefetin, hem iyi iktidar hem iyi Türkiye için gerekli olduğunu bilirim.

Bu nedenle, dost acı söyler -buradaki dostluk, Türkiye sevgisidir- prensibinden hareketle, Chp’nin durumunun içler acısı olduğunu vurgulamak gerekir. Daha önce de Chp’nin kendi kendini vuran ifadelerinden bahsetmiştim. Bu affedilir şey değildir muhalefet partisinde… Muhalefet denilen şey; iktidarın yanlışları üzerinden oy toplarken, ülkenin ciddi sorunlarına ciddiyetsiz davranmak değildir. Chp’li yöneticiler bırakın iktidarı yıpratmayı, kendi başlarına bela olacak iddialar üretmekte ordinaryus profesör olmuşlar. Yahu, hiç mi mantık dersi görmedi bu kişiler de, bu kadar bariz ve basit kelime hatalarıyla kendilerini vurabiliyorlar. Baykal’dan bir derece daha iyi olsa da, Kılıçdaroğlu hala bir başbakan alternatifi değildir, Türkiye için… Bu sözlere, bir çok bağnaz Chp’li katılmayacaktır. Hani şu, her halükarda oyum Chp’ye diyenlerden bahsediyorum. Çünkü bu kişiler, ülkenin kaderini de, tuttukları futbol takımının kaderi gibi görüyorlar. Tüm mantık hatalarına ve içi bomboş ifadelere rağmen Kılıçdaroğlu’nu alkışlayan ve meydanları dolduranları gördükçe anlıyorum ki, bu milletin bir dinleme ve duyduğunu anlama sorunu var. Süleyman Demirel’i 40 yıl siyasette tutmuş bu milletin hiç değişmediğini görüyorum. Deresi olmayan köye köprü vaadi hala devam ediyor ve halk da hala buna alkış tutuyor, çok yazık… Neyse, konuya gireyim de, ne demek istediğimi anlayın!

Kılıçdaroğlu bir miting sırasında Başbakanı eleştirirken şöyle diyor: Recep Bey diyor ki, pkk sorununun çözülememiş olması doğru teşhis konulamamasından… İktidar siz değil misiniz, teşhisi siz koyacaksınız. Bunlar doktor da değil, teşhis koyamazlar. Çözemezler de! Kılıçdaroğlu’nun sözleri bu mealde birşeylerdi, hiç çarpıtma yapmadım. İsteyen bu sözleri internetten izleyebilir. Kılıçdaroğlu bu sözlerle meydandakileri coşturuyor. Akparti’nin çözüme ilişkin çabalarına hiç katkı sunmayan ve daha önce Chp’nin hazırlamış olduğu Kürt Raporuna bile değinemeyen birinin çıkıp böyle bir eleştiri yapması çok yersiz bir durum.

Kılıçdaroğlu hemen ardından şunu söylüyor ve ne kadar vizyonsuz olduğu bir anda ortaya çıkıyor. Biz bu soruna teşhis koyacağız. Hay daaaa! Biraz önce daha 8 yıllık bir mazisi olan Akparti’yi eleştiren Kılıçdaroğlu’nun onlarca yıllık geçmişi olan Chp’nin, terör sorunu ile ilgili bir teşhisi bile yokmuş. İyi de bu sorunla ilgili daha teşhis koyamamış bir Chp, nasıl olur da, utanmadan iktidar olmak için kendini Akparti’ye alternatif gösterebilir. Eleştirdiği hükümetten bir farkı yok ki!

Bakar mısınız, mantık hatasına, üstelik siyasi hatayı geçtim. Kılıçdaroğlu’nun bir yanılgısı da, iktidarın herşeyi yapacağı, muhalefetin hep oturacağı inancı! Hayır, muhalefet iktidarın yanlış ve eksiğine karşı yeni teşhisler ve öneriler oluşturur, hükümete sunar. Eğer hükümet bunlara uymazsa ve sorunu da çözemezse, iktidarı halka şikayet eder ve oyunu alır, iktidar olur. Muhalefet olmak, başkasını eleştirdiği yerden kendini yıpratma vizyonsuzluğu değildir. Bizim muhalefet bırakın iktidarı düzeltecek, kendini düzeltebilmiş değil! Söylediği lafın nereye gittiğini ve gideceğini kestiremeyen biri, yabancı devletlerle masaya oturduğunda beni nasıl savunacak. Tarihte bir örneği var bunun, anlatalım:

Bir Osmanlı sadrazamı anlaşma masasına oturuyor. Anlaşma yapılıp bitiyor ve bizimki uykusundan uzanıyor ve gelelim tazminat meselesine diyor. Bitmiş anlaşma tekrar bozuluyor ve bunu fırsat bilen Ruslar, Osmanlı’dan bir de tazminat koparıyor.

Kılıçdaroğlu ilk mitinginde, onlarca kez Recep Bey ifadesini kullanmıştı. Basbakanla yaptığı son görüşme sonrası -geçen perşembe- Kılıçdaroğlu açıklama yaparken, onlarca kez Başbakan Erdoğan ifadesi kullandı. Bugünkü mitingde yine Recep Bey’e döndü. Yani Kemal Kılıçdaroğlu’nun maalesef üslubu tam oturmuş değil! Recep Bey derken büyük ihtimalle, halkın zihninde Recep İvedik’ten gelen bilinçaltı imajı kullanmak istiyor. Lakin, siyasette nezaket çok önemlidir. Ayrıca muhalif birinin, iktidar için her kesimi kucaklaması gerekir. Sadece bir tarafın oyunu kaybetmemek üzerine kurulu bir siyaset, hiç kimseyi iktidar yapmaz.

Terör Olayları ve Medyanın görev bilinci

Türkiye yeni bir oyun döneminin içerisinde bulunuyor. İsrail’le restleşme siyasetinden hemen sonra, PKK’nın saldırıları arttı. Buradan ne çıktığı belli, başka bir anlam aramaya gerek yok.

Başbakan Erdoğan, bugün “medya” üzerine bir eleştiride bulundu. Çok da haklıydı. Dünyanın hiçbir yerinde şehit cenazeleri Türkiye basınındaki kadar afişe edilmez, edilmedi. Amerika’nın Irak’taki kayıpları konusunda bir kaç fotoğraf dışında bir görsel bulamazsınız ve bir paragraftan daha fazla haber bulamazsınız. Hatta Mersin’deki gibi şehit tabutuna şehir turu attırıldığını (aktüelhaber.com’da okudum) hiç duymazsınız, ama o ayrıdır, burada basının suçu yok, bu olaya değinmemin nedeni bizim insanımızın mantalitesini ortaya koymak. Eee, böyle bir halkın basını da, ağzında şehit lafları, icraatte şehitlerin hak etmediği muamele olarak ortaya çıkar.

Şehit haberlerinin şuursuzca yayınlanmasını, yasalarla engellemek mümkün. Ancak bu durumda da hükümetin başına gelmeyen kalmayacaktır. Muhalefet partileri başta olmak üzere, Doğan Medyası ve Doğan Ekollü Fatih Altaylı bu durumu kendilerince garipseyeceklerdir. Sansürcü Hükümet naraları iyi prim yapıyor, yıllarca uyutulmuş koyun gibi bir halk nezdinde… Bu halk; Süleyman Demirel’in, susuz köye köprü yapacağı vaadine oy vermiş bir halk. El kaide, Türkiye’de saldırı yaptığında, teröristlere prim vermemek için görüntü yayımlamıyoruz, diyen Fatih Altaylı’nın kanalı (habertürk), bugünlerde milliyetçi üslup ve afişe haber şekliyle elinden geleni yapıyor. Bu acaba iç politikada şehitler üzerinden bir taraf seçme durumu mudur? Evet, sanırım öyledir!

Basın ya da medya, her neyse, önce kabul ettiklerini söyledikleri basın meslek ilkelerine uysunlar. Basın ilkelerinde yazılı olmayan, Etik İlkeleri vardır, bunlara da uymayı ahlak kabul etsinler. Yabancı yazarların yazılarını Türkçeye tercüme dışında hiçbir iş yapmayan goril köşe yazarları yerine, birazcık da fikri-sözü olan Türk gençlerine bir köşe versinler. Yalnız bir şart var; baba parasıyla okumuş, Okusford, Massasuşet görmüşler olmayacak bu gençler. Çünkü, zaten orada okuyanların düşüncelerini biliyoruz.

Türkiye’de PKK’ya su taşıyanların başında yıllardır medya yeraldı. Hatırladığım 90’lı yıllar boyunca, gazetelerimizde, Pkk’ya karşı şu tür silahlar kullanılamaz, Avrupa sözcüsü şöyle açıklama yaptı ve benzeri bir çok dış mihrak sözcülüğü yaptılar. Yalan mı? O zaman demokrasi temsilcisi olanlar, bugün Demokratik Açılım karşıtı oldular. Yalnız tek bir yerde birleşiyorlar, ağızlarından çıkan sözler bizden değil, dipnot düşülmüş sözler. Bunlar bir de milliyetçi yazar oldular. Şöyle bir söz var yörüklerde; Tuluk’un içinde ne varsa, dışına o sızar. Demekki bizim köşe yazarlarının içi geçmiş, çürümüş, dışardan sokulan birşeyler var, içlerinde…