>Cumhuriyet nedir, kim atar, kim kapar, en son kimde kalır?

>

Bugün bir haber vardı, Cindoruk’un sözlerine atfen, şöyle diyordu Cindoruk: Cumhuriyeti kaptırdık. Ötekileşmek ve ötekileştirmek ne de kolay bir vaziyet oldu Türkiye de, hem de bu çağda. Demek ki, okullarda bizlere öğretilen, adeta ezberletilen “Türkler hoşgörülü insanlardır” ifadesi yanlışmış. Belki de doğrudur. Olabilir mi, herkes Cindoruk gibi öteki olarak görüyor mu, içinde bulunduğu cemiyetin efradını? Bunlara bir cevap arasak ya da arar gibi yapsak nasıl olur?

Öncelikle, haber kaynağını vereyim de, bi yerimden uydurduğum hissinden sizi kurtarayım, haberin içeriği şurada! Sonra okursunuz, biz izninizle şimdi devam edelim, ama konumuzun açılmasına dayanak teşkil edecek kısmı alıntı olarak belirteyim: Bu Cumhuriyeti geri almak zorundayız. Bu Cumhuriyeti kaptırdık, bu Cumhuriyet, bizim ortak kurduğumuz 1923’teki Cumhuriyet değil artık, diyor Cindoruk…

Cumhuriyeti kaptırdık ne demek! Atatürk bu cumhuriyeti sadece Cindoruk’lar için kurmadı. Bu devletin içinde hilafet yanlısı da var, cumhuriyetçisi de var, saltanatçısı da var. Atatürk bunları bilerek ve tüm bu insanlar için kurdu bu cumhuriyeti. Cindoruk’un kaptırdık dediği insanlar da bu cumhuriyetin çocukları, bu cumhuriyet için onların dedeleri de kan döktü. Cumhuriyeti kaptıranlar Türk de, Cumhuriyeti kapanlar gavur mu? Cumhuriyeti kim daha yükseğe çıkartırsa, varsın onlar kapsınlar. Cindoruk, bugüne kadar bu Cumhuriyet’e ne verdi?

Birazcık tarih bilgisi olan bir kişinin yapacağı bir ayıp değildir bu. Cumhuriyetten önce, Cindoruk’un eleştirdiği yönetim vardı. Asıl birisi bir şey kapmışsa, onlar Cumhuriyeti kuranlardır. Cumhuriyeti kuranlar da haklıdırlar. Çünkü köhnemiş sistemin ömrü tamamlanınca, doğal olarak Mustafa Kemal ve arkadaşlarından bir kısmı, Cumhuriyet rejimini kurdular. Ama Mustafa Kemal, kimseyi ötelemedi. Şimdiki Cumhuriyetçi Cindoruk gibi, Cumhuriyeti ben kurdum siz defolun demedi. Onları da kabul etti. Lakin, Cumhuriyeti, inkılapları ve Atatürk’ü hiç anlamamış olan Cindoruk gibi zamane politikacılar, Türk halkını ötekileştiriyorlar. Cindoruk, cumhuriyeti kaptırdığını düşünüyorsa, hiç korkmasın, kapanlar da bu ülkenin evlatları…

Cumhuriyet rejimi, halkın kendini yönetecek kişi ve kurumları ortaya çıkarma iradesi değil midir? Akparti iktidarını kuran da bu halktır. Dışarıdan 15 milyon sayıda birileri gelip oy kullanmadığına göre, bu hükümet, bu milletin, Cumhuriyetçilik ilkesine uygun olarak kurduğu bir siyasi oluşumdur. Yani, Cumhuriyet kavramı, bizzat bunu emreder. Oysa, Cindoruk Cumhuriyeti kaptırdığını söylüyor. Kapan kim? Cevap; Cumhuriyetin hak ve izin verdiği Türk halkı!

Cindoruk’un başında bulunduğu parti (DP), günümüzde Akparti’yi iktidara taşıyan seçmenin büyük bir kısmının, geçmişteki partisi değil midir? O halde, geçmişte Cindoruk’a oy verenler, bugün Cumhuriyet’i ele geçirenler olmuyor mu? Bu ne perhiz ne lahana turşusu? Şimdi Cindoruk, bu çelişkiler üzerine nasıl bir akıl yürütüp de, bu insanlardan oy isteyecek? Yüz bulabilecek mi? Yüz bulabilecek mi, derken; bunlar tabiki yüz bulacaklar. Yıllardır oy alamadıkları halde, hala bir tabela partisinin gölgesinde siyasette var olmaya çalışıyorlar. 80 küsür yaşından sonra parti başkanı olan Erbakan, bunu göstermiyor mu? Allah aşkına söyler misiniz, Erbakan o ihtiyar haliyle, hangi müzakereyi yönetebilir ve bir yabancı mevkidaşına karşılık Türkiye’nin hakkını savunabilir. Yapmayın yahu, geçti artık o dönemler…

Cindoruk, Cumhuriyeti savunurken, önce Cumhuriyet ne demektir onu öğrensin… Cumhuriyet yönetiminin asli unsuru olan Cumhur’un (halk), seçimine saygı göstersin… Akparti’yi eleştireyim derken, aslında Cumhuriyet karşıtlığı yapıyor, artık bunun farkına varsın. Cumhuriyet 1920’lerdeki Cumhuriyet olmayabilir, doğrudur, gelişmiştir. Ancak, Atatürk’ün Cumhuriyetçilik anlayışı, Cindoruk’un anlayışının tam karşıtıdır. Cumhuriyeti, Cindoruk kaybetmiş olabilir, doğrudur; aslında hiç bir zaman eline geçirememiştir. Çünkü, Cumhuriyet halkındır ve bu halk Cindoruk gibi cahillere karşı hep savunacaktır. Cindoruk’un Cumhuriyetten anladığı, koltuk’tur. Halk, Atatürk’ün armağan ettiği o koltuğu kimseye kaptırmaz, kaybetmez. Cumhuriyeti kaybedenler, Onu; halkın içinde arasınlar!

>Siyasetin Sosyal Ağlara İlgisi ve Kazanımlar

>

Değişmeyen tek şey, değişimdir sözü hem önemli hem de artık klişe bir ifade olmuştur. Sosyal olguların değişimi ise hem nitel hem nicel olarak çok hızlı oluyor. Son dönemin en sosyal değişimi, sosyal ilişkilerin, sanal sosyal ağlarla giderilmeye başlanması. Ben, birçok insanın aksine, sosyal ağların sosyalleşmek adına faydalı olduğunu düşünüyorum. Özellikle çekingen insanlar, paylaşımda bulunmaya başladılar, internet ortamında. Eskiden bu insanlar, kapalı odalarda, hiç bir şeyden habersiz yaşıyorlardı. Bence sosyal ağlar, yeni bir sosyalleşme biçimi, hepsi bu! Ya bu gelişmelerin ortaya çıkardığı sorunlar mı? Diyorsunuz. O sorunlar, eski sosyalleşme biçimlerinde de vardı, hata yapan her yerde hata yapar.

Yeni sosyalleşme biçimini, siyaset ritüellerine de dahil ettik. Belki bunun Türkiye’deki yansıması biraz kopyacı yaklaşım gibi duruyor, ama bu da önemli bir şey! Sosyal ağ kullanımının siyasilerce kullanımını zihnimizde yer ettiren, Obama‘nın twitter kullanımıydı. Amerika’nın solu olan Demokratların güzel bir görsel kampanyasıydı. Böyle bir şey bizim toplumumuz için ne ifade eder bilinmez ama Amerikan halkı açısından oy vermek için bir sebep olabilir. Bizde de yankı bulacak mı, ilerleyen günlerde göreceğiz. Peki, bizdeki çalışmalar neler?

Referandum sürecinde, daha önce bahsettiğimiz, Akparti’nin blog yarışması vardı. Bence çok zekice oluşturulmuş bir projeydi ve herkesin olumlu tepkisini aldı. Akparti karşıtlarınca kıskanıldığı da aşikar. Çok fazla duyurulmasa da, önemli bir işlev gördü ve Türkiye’de şu ana kadar yapılmış en iyi sanal propaganda idi.

Akparti’nin bu çalışması, tanıtım için paramız yoktu diyerek acıtasyon yapan Chp yönetimine bir cevap olabilir. İnternet üzerinden tanıtım, çok paralı birşey değildir. Yani, yatırdığın paranın kat kat fazlasını görebileceğin en iyi mecra, budur. İnternet’te açacağın bir hesap veya sanal bir çalışma, gazete ve televizyonlara da düşeceği için, bir taşla on kuş vurmak zor değil! Yani, paramız yoktu, tanıtım yapamadık demek, boş bir bahane. Önemli olan kafanı ve imkanları kullanabilme sanatına sahip olmak. Referandum döneminde Kılıçdaroğlu’nun facebook sayfasının aldığı ziyaretler bir gösterge değil mi? Demek ki, çalışılsa yapılır.

Son zamanlarda twitter yazıları ön plana çıkıyor. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’den sonra, Kılıçdaroğlu ve Devlet Bahçeli de twitter hesabı açtı. Bunların içinde ise en fazla yaygarayı, daha ilk dakikalarında Devlet Bahçeli’nin hesabı oldu. Bir çok takipçisi inanmamış olacak ki, Devlet Bahçeli twitter hesabından (twitter.com/dbdevletbahceli) “bu hesabın kendisine ait olduğuna dair” twit yolladı, Genel Merkez’den de açıklama geldi. Yani, Türk siyasetçileri bu işlere yeni yeni el atıyorlar. Sonuçta, hiç bir maddi götürüsü yok, getirisi ise çok büyük. Sosyal Ağ çılgınlığında başa oynayan bir toplum olan Türkler için, bu vaziyetler işlevsel görünüyor. Artık, hiç bir parti, tanıtımını yapmak için bir medya kuruluşuna muhtaç değil! 10 kişilik aklı başında, toplumun nabzını tutabilen personele sahip bir parti, internetin tozunu attırabilir.

Bu sosyal medya kullanımında, hem siyasetçiler hem seçmenler kazandığı gibi, aslında bu hizmeti sunan şirketlerde büyük kazanç içindeler. Bedava işler, insanlar tarafından çok seviliyorlar. Aslında bedava demek, daha büyük kazanç demek. Bunun en güzel örneği de Google. Aynı bilinçle hareket eden facebook ve twitter’da bu işi başarmış durumda. Sosyal ağları kullanarak seçim başarısı yakalamış birinin, bu servislere uygulanacak kapatma cezalarına da olumsuz bakacağı ortada. Bu durum ise, internet sansürü konusunda daha özgürlükçü politikaların uygulanmasını sağlayacaktır. Yani, burada kazanımlar tek yankı değildir. Çünkü, internet denilen şey; soysal, yaşayan, değişen bir ortam. Tabi, kullanmayı bilenlere!

Terörle Mücadelede doğru teşhis polemiği

Son yazılarımda Chp karşıtı söylemler oluştu. On yılların getirdiği siyasi bilinçle yetişen insanlar, hemen Akpartili damgasını vurur bu durumda… Ne CHP’ye ne Akparti’ye sempati duyuyorum. Ben fikirlerimi, Türkiye için hayırlı olarak gördüğüm şekilde aktarırım ve doğru iktidarın, doğru muhalefetle elde edileceğini savunurum. Eğer muhalefet yetersiz ise, iktidarın da kalitesinin düşeceğini; sıkı, akil, çözüm öneren ve somut söylemlere sahip, tutarlı bir muhalefetin, hem iyi iktidar hem iyi Türkiye için gerekli olduğunu bilirim.

Bu nedenle, dost acı söyler -buradaki dostluk, Türkiye sevgisidir- prensibinden hareketle, Chp’nin durumunun içler acısı olduğunu vurgulamak gerekir. Daha önce de Chp’nin kendi kendini vuran ifadelerinden bahsetmiştim. Bu affedilir şey değildir muhalefet partisinde… Muhalefet denilen şey; iktidarın yanlışları üzerinden oy toplarken, ülkenin ciddi sorunlarına ciddiyetsiz davranmak değildir. Chp’li yöneticiler bırakın iktidarı yıpratmayı, kendi başlarına bela olacak iddialar üretmekte ordinaryus profesör olmuşlar. Yahu, hiç mi mantık dersi görmedi bu kişiler de, bu kadar bariz ve basit kelime hatalarıyla kendilerini vurabiliyorlar. Baykal’dan bir derece daha iyi olsa da, Kılıçdaroğlu hala bir başbakan alternatifi değildir, Türkiye için… Bu sözlere, bir çok bağnaz Chp’li katılmayacaktır. Hani şu, her halükarda oyum Chp’ye diyenlerden bahsediyorum. Çünkü bu kişiler, ülkenin kaderini de, tuttukları futbol takımının kaderi gibi görüyorlar. Tüm mantık hatalarına ve içi bomboş ifadelere rağmen Kılıçdaroğlu’nu alkışlayan ve meydanları dolduranları gördükçe anlıyorum ki, bu milletin bir dinleme ve duyduğunu anlama sorunu var. Süleyman Demirel’i 40 yıl siyasette tutmuş bu milletin hiç değişmediğini görüyorum. Deresi olmayan köye köprü vaadi hala devam ediyor ve halk da hala buna alkış tutuyor, çok yazık… Neyse, konuya gireyim de, ne demek istediğimi anlayın!

Kılıçdaroğlu bir miting sırasında Başbakanı eleştirirken şöyle diyor: Recep Bey diyor ki, pkk sorununun çözülememiş olması doğru teşhis konulamamasından… İktidar siz değil misiniz, teşhisi siz koyacaksınız. Bunlar doktor da değil, teşhis koyamazlar. Çözemezler de! Kılıçdaroğlu’nun sözleri bu mealde birşeylerdi, hiç çarpıtma yapmadım. İsteyen bu sözleri internetten izleyebilir. Kılıçdaroğlu bu sözlerle meydandakileri coşturuyor. Akparti’nin çözüme ilişkin çabalarına hiç katkı sunmayan ve daha önce Chp’nin hazırlamış olduğu Kürt Raporuna bile değinemeyen birinin çıkıp böyle bir eleştiri yapması çok yersiz bir durum.

Kılıçdaroğlu hemen ardından şunu söylüyor ve ne kadar vizyonsuz olduğu bir anda ortaya çıkıyor. Biz bu soruna teşhis koyacağız. Hay daaaa! Biraz önce daha 8 yıllık bir mazisi olan Akparti’yi eleştiren Kılıçdaroğlu’nun onlarca yıllık geçmişi olan Chp’nin, terör sorunu ile ilgili bir teşhisi bile yokmuş. İyi de bu sorunla ilgili daha teşhis koyamamış bir Chp, nasıl olur da, utanmadan iktidar olmak için kendini Akparti’ye alternatif gösterebilir. Eleştirdiği hükümetten bir farkı yok ki!

Bakar mısınız, mantık hatasına, üstelik siyasi hatayı geçtim. Kılıçdaroğlu’nun bir yanılgısı da, iktidarın herşeyi yapacağı, muhalefetin hep oturacağı inancı! Hayır, muhalefet iktidarın yanlış ve eksiğine karşı yeni teşhisler ve öneriler oluşturur, hükümete sunar. Eğer hükümet bunlara uymazsa ve sorunu da çözemezse, iktidarı halka şikayet eder ve oyunu alır, iktidar olur. Muhalefet olmak, başkasını eleştirdiği yerden kendini yıpratma vizyonsuzluğu değildir. Bizim muhalefet bırakın iktidarı düzeltecek, kendini düzeltebilmiş değil! Söylediği lafın nereye gittiğini ve gideceğini kestiremeyen biri, yabancı devletlerle masaya oturduğunda beni nasıl savunacak. Tarihte bir örneği var bunun, anlatalım:

Bir Osmanlı sadrazamı anlaşma masasına oturuyor. Anlaşma yapılıp bitiyor ve bizimki uykusundan uzanıyor ve gelelim tazminat meselesine diyor. Bitmiş anlaşma tekrar bozuluyor ve bunu fırsat bilen Ruslar, Osmanlı’dan bir de tazminat koparıyor.

Kılıçdaroğlu ilk mitinginde, onlarca kez Recep Bey ifadesini kullanmıştı. Basbakanla yaptığı son görüşme sonrası -geçen perşembe- Kılıçdaroğlu açıklama yaparken, onlarca kez Başbakan Erdoğan ifadesi kullandı. Bugünkü mitingde yine Recep Bey’e döndü. Yani Kemal Kılıçdaroğlu’nun maalesef üslubu tam oturmuş değil! Recep Bey derken büyük ihtimalle, halkın zihninde Recep İvedik’ten gelen bilinçaltı imajı kullanmak istiyor. Lakin, siyasette nezaket çok önemlidir. Ayrıca muhalif birinin, iktidar için her kesimi kucaklaması gerekir. Sadece bir tarafın oyunu kaybetmemek üzerine kurulu bir siyaset, hiç kimseyi iktidar yapmaz.

>Dünyadaki Yeni Dengeler ve Türk Halkının içinde bulunduğu duruma dair!

>

Batı Dünyası, yıllardır peşinden sürüklediği Türkiye’yi, komşuları ile ayırıp yanına çekmeyi beceriyordu. Bir yandan Pkk’ya destek verirlerken diğer yandan Pkk’yı terör örgütü ilan eden batı dünyası, artık bir yol ayrımına gelmişti. Kendi coğrafyasıyla işbirliği yapmayı, ideolojik kaygılarla reddeden Türk siyasetçiler, batı dünyasının da izniyle on yıllar Türkiye’nin başında kaldılar. Kısır çekişmelerin politikacısı olan bu insanlar hep koltuklarında kalırken ve başta Doğan Medyası bunları desteklerken, büyük abi ABD’yle restleşmeyi göze alan Türk siyasetçiler, ya bunu canları ile ödediler ya da iktidardan düşürüldüler. Mesela; Süleyman Demirel hep söz sahibi olurken, Özal öldürüldü, Ecevit’in başı beladan kurtulmadı. Ancak, Ecevit akıllı adamdı, önce Amerika’ya yaklaşıp sonra tüm politikaları tekrar düzenliyordu ki, Türkiye’yi bu hale getiren Amerikan işi Kontrgerilla sözünü ilk o dillendirdi ve son bir kaç yıla kadar da bunu kimse göremedi.

Son günlerde farklı seyreden Türk Dış Politikası, bazı iç çevrelerce anlamlandırılamıyor ve eksen kaymasından bahsediliyor. Aslında eksen denilen şey kaymıyor, tam tersine olması gereken yere geliyor. Türkiye’deki solcuların da Amerikancı olduğu da ortaya çıkıyor, aslında… Yıllardır solcu dediklerimiz, şimdi hep birden Amerika’yı savunuyor. Eğer yaşasa idi, Nazım Hikmet bu duruma ne derdi acaba! Hep söylerim, Nazım Hikmet’i anlamak, sosyal demokrat’lara düşmez bu ülkede… Ya komünizm’i savunursun ya da sosyalizm zırvalığının edebiyatını yapıp, erkekçe savunamadığın komünizmi sosyal demokratlıkla sıvarsın. Daha komünizm ile sosyalizmi kavram olarak algılama sorunu yaşayanlar, bu ülkenin ne iç politikasını ne de dış politikasını kavrayamazlar. Dünyayı rakı şişesinin dibinden görmeye çalışan, Haydar Dümen’in seksoloji sayfalarıyla günden takip ettiğini sanan sosyal-demokrat ağızlılar, Nazım Hikmet’in ismini anmayı haketmezler.

İsrail’in gemi baskını üzerine gerilen ilişkiler, dolmuş olan bardağı taşırma gereksinimi idi. Yıllardır PKK’nın arka bahçeliğini yapan İsrail ile ilişkiler bir anda değişmedi. Gündemi takip etmekten aciz köşe yazarlarının şakşakçı okurları, birkaç yıl geriye bakabilseler ve bu günlerin haberini zamanında vermiş olan Ecevit’i yeterince dinlemiş olsalar idi, İsrail’le olan soğuk ilişkilerin Ak parti iktidarı ile ilişkili olmadığını görürlerdi. Hala bu bağı kuramayanlar bir de solcuyuz, açık görüşlüyüz diyecekler utanmadan… Solcuyum demekle solcu olunmuyor, işte! Aynen din-iman muhabbeti yapıp da, gelen geçen kızlara laf atmanın, dindar yapmadığı gibi… Her iki güruh da, bağnazlaşmış durumda!

Yeni bir düzen kurulurken bunu birçok kişi, o an için hiç mi hiç anlayamazlar. Ancak ağızları kese olmayan bu kişilerin herşey hakkında düşünmeden söyleyecekleri birşeyler vardır. Yeni düzeni algılayamayanların en azından birazcık düşünmelerini istemek çok mu olur acaba? Bir söz var; düşünmeden konuşanlar, konuştuktan sonra düşünmek zorunda kalırlar, diye! Ancak ne var ki, bu ülkenin düşünmeden konuşanları, sözlerinin ne ardında durma ne de söylediklerini düşünme vicdan sızısı çekmiyorlar. Galiba bu şahıslarda vicdan yok… Her neyse, Türkiye hakkında en son konuşması gerekenler, hep konuşuyorlar. Daha dün izlediği haberle şu anda izlediği haber arasında bağ kuramayanlar, felsefeden, siyasetten bahsediyorlar. Ne 60’ların politize gençliği ne de 90’ların apolitik gençliği, bu ülkeye bir şey verdi. Çünkü bilmek değil önemli olan, önemli olan Düşünmek… Değişime direnmek ne getirir, statüko ne getirdi Osmanlı’ya! Türkiye’nin kurucu ilkelerinden biri değil midir, İnkılapçılık! İnsanın zoruna en çok da ne gidiyor biliyor musunuz? Simgesi’nde yer alan oklardan biri İnkılapçılık’ı simgeleyen bir partinin, Türkiye’nin en statükocu çevresini temsil ediyor olması… Biz Osmanlı’daki beşik ulemalığının yobazlığından çekmedik mi? Şimdi, tekrar bir beşik ulemalığına ne gerek var. Osmanlı’nın yobaz çevresinin devamı olanlar, günümüzde kendini değiştirmiş ve geliştirmişken, modern dünyayı takip eder hale gelmişken; bu milleti bağnazlıktan kurtaran bir siyasi akımın temsilcisi olanlar bugün niye aynı hataya düşerler ki?

Yazıklar olsun, kendi koltukları uğruna bu ülkenin saf insanlarını kandıranlara! Yazıklar olsun, kendini modern addeden, dünyadan bi haber düşüncesiz insanlara… Yazıklar olsun, 40 yıllık goril köşe yazarlarının fikirlerini, kendi fikirleriymiş gibi savunan, mürekkep yalamış (üniversite görmüş) gençlere! Genç olup da, dinamizmi temsil etmesi gerekirken, içki sofralarında ihtiyarlar meclisi kuran gençlere yazıklar olsun! Ve, lanet olsun; cehaletini küfrü ile örtmeye çalışan ahlaksızlara!

Nükleer Takas Anlaşması, ne anlama geliyor?

Türkiye, kendi coğrafyasının kilit ülkesidir. Bunu da yakın zamandaki bir çok olayda gördük. Mesela, ABD’nin son Irak işgalinde, Türkiye’nin kendi coğrafyasını kullandırmak istememesi ABD’ye şok yaşattı. Amerika, bunun öcü olarak, askerlerimizin başına çuval geçirdi. Ancak bu durum ABD’nin daha da aleyhine bir Türk kamuoyu oluşturdu. Amerika, giderek Türkiye’yi kaybetti. İki sıkı fıkı dost olan Amerika ve İsrail, Başbakan Erdoğan’ın one minute çıkışıyla taraf olma durumuna düştüler ve Amerika sonraki süreçte İsrail’e uyarı, Türkiye’ye destek açıklamaları yaptı.

Ancak, aradaki kırgınlıklar bitmiş olmamalı ki, Türkiye gerçek bir müttefik aramaya devam etti. Ayrıca, Avrupa’nın da birliğe almak konusunda samimiyetsizliği üzerine, artık benim de yıllardır özlemini çektiğim, Rusya ve komşular ile bir ittifak arayışına girildi ve başarılı olundu. Bu süreçte, Amerika’nın hep tehdidine maruz kalan İran’ın, Amerikan tehdidinden kurtarılması, yıllarca süren İran’ın Nükleer Teknoloji Projelerinin batılılarca bahane edilerek bu coğrafyanın delik deşik edilmesi durdurulmalıydı. Bu coğrafyada kilit rol oynayan Türkiye’nin bu işleri, Amerika’ya rağmen düzeltmesi lazım idi. Türkiye’nin önemini anlayamayan Talabani, bundan bir süre önce şöyle bir açıklama yapmıştı: Türkiye’ye bir kedi bile vermem… (bu veya bu mealde bir sözdü.) Sonra baktık ki, gelişen süreçte, Talabani; kendi eliyle donunu bile verecek duruma geldi. Ancak Türkiye’de hala Talabani kafasında olan insancıklar var. Hala hiç bir devletlerarası ilişkiden anlamayan, Amerikan karşıtı olup da Amerikancı kafaya sahip ve kendine solcu diyen, dar kafa, hala dünyanın düz olduğunu iddia eden, Nazım’ın sadece iki-üç şiirini bilen diğer Nazım şiirlerini duyunca nefret okuyan, gerçeği duyunca da inkar eden züppeler, hala kafasının dikine gidiyorlar. Bu sosyalist bozuntuları, yavşamış olduklarından olsa gerek, Komünizm’i de sevmezler. Bu kişilere, Can Yücel’in Murat Belge için yazdığı şiiri gönderiyorum…

Okumaya devam et “Nükleer Takas Anlaşması, ne anlama geliyor?”