Wikileaks’ten Sazan Avı Operasyonu

Wikileaks’in kurucusu Julian Assange, çok zeki ve arkasında “dayı”sı olan bir adam. Zeki, diyorum, çünkü zeki olmayan bir adama böyle bir operasyonun başpehlivanlığı verilmez. Öyle bir başpehlivanlık ki, tüm dünyayı künde’ye getirmesi lazım. Gerçi bu iş zor da değil, ortalıkta bu kadar aptal sazan olduktan sonra…

Bir hatırlayalım, wikileaks nasıl meşhur oldu. Birinci safhada bu site Amerika’nın Irak’taki işkence fotoğraflarını yayınladı. Tüm dünya irkildi(!). Hayır, hiç kimsenin umrunda bile olmadı. “İrkildi” repliğini verenler, magazin habercileridir. Çünkü irkilmek için bilmediğin birşeyin ortaya çıkması lazım. Tüm dünya bilmiyor muydu, Amerika’nın işkenceci olduğunu ve bunun da çok doğal olduğunu(?). Eee, niye dünya irkildi deniyor, küresel basın tarafından? Niye, deniyor; çünkü bu operasyonun birinci safhası, Amerikan karşıtı gibi görünen bir haber kaynağını ortaya çıkararak, tüm dünyanın bu kaynağa, -yani wikileaks’e- sempati duymasını sağlamak. Nasıl olsa, Amerikan karşıtlığını görünce hemen atlayan sazan bolluğu var dünyada! Bu birinci basamak; yani tüm dünyanın, Amerika’nın foyasını ortaya çıkaran bir kahramana inandırılması. İlk önce güven köprüsü kuruluyor, insanlar zihin aleminde dalışa geçiriliyor.

Sıra geldi, esas meseleye… Amerikan karşıtlarına yem atılıyor ve hepsi bir bölgeye toplanıyor. İkinci aşamada ise, düzmece iddialar, komik düzüşmeler var. Yayınlayacam yayınlayacam, bir yayınlarsam dünya değişecek denilip, balıklar avlanmaya başlanıyor. Lakin, olta ile falan değil, tüm toplanan sazanların üstüne, ağ atılıyor. Bir de bakıyoruz ki, sazanlar ele geçirilmiş, kimsenin dudağında olta iğnesi olmadığı için, yakalandıklarını farketmiyorlar ama hepsi de restoran’a gidecek yola koyulmuş durumdalar. Sonuçta sürü psikolojisi! Aynı kafalar, farklılıkları algılayamıyorlar ve yolculuğun sonunda, tava’ya çakılıyorlar.

Bu belgelerde öyle şeyler var ki, uydurma olsa bu kadar amatörce yapılmaz. Ancak o kadar çok belge var ki, bu kadar belgenin yazılabilmesi için o saçma sapan dedikodulara ihtiyaç var, çünkü sayfalar dolmuyor. Bu belgelerde yer alan dedikodulara da en fazla rağbet gösterenler, hem Türkiye’de hem tüm dünyada, muhalefet mensupları. Her şey hakkında ileri geri konuşmayı seven bizim siyasetçilerimiz de, hiç durur mu, hemen atlıyorlar. En çok iddiada bulunanlar da, milliyetçilik’i faşistlik olarak gören ama kendilerini ulusalcı olarak niteleyenler. Milliyetçilik ile ulusalcılık arasında ne fark varsa artık? Ulusalcılar kim mi? Önder Sav ve peşinden gidenler ile Kılıçdaroğlu’na sempati duysa da, Önder Sav zihniyetinden kopmamış olanlar ve Doğu Perinçek’in şovlarını ön masadan izleyenler. Yani, Türk solunun yüzde 95’i…

Bu yüzde 95’lik kesim, her nedense, wikileaks’in bu son belgelerini pek ciddiye aldılar. Amerika’nın Irak’ta yaptığı katliam ve hukuksuzluk belgeleri açıklandığında hiç ses çıkarmayan Türk Solu -bu nasıl sol ise?- wikileaks’ın ikinci dalgasında Akparti’ye yönelik bazı iddiaları duyunca, Wikileaks’e Kozmik Tanrı demeye başladılar. Yani tüm mesele, Akparti’ye saldıracak yer aranması. Lakin, Akparti’ye karşı eleştiri olarak kullandıkları ifadelerinde çelişkiler mevcut. Şimdi hepsini burada veremem, ama sol.org.tr de yeralan yorumlara bakın, ya gülmekten kırılırsınız ya da sinirden küplere binersiniz. Ben ikisini de yapmıyorum, o ayrı. Çünkü ben siyaset üstü düşünebilen biriyim. Bu olguları olması gerekenler olarak kabul ediyorum.

Bu ortam içinde en fazla sevinç çığlığı atanlar Chp’li siyasetçiler ve köşe yazarları. Cumhurbaşkanı Gül, bugün bir açıklama yapmış ve muhalefetin, wikileaks belgeleriyle ilgili daha dikkatli davranmasını istemiş. Tabi, bu adam zaten Akpartili o yüzden böyle söylüyor diyenler olacaktır, var! Öyle bile olsa, söylediği, Cumhurbaşkanlığı makamına yakışır bir tutum. Üstelik, muhalefetin özellikle Chp’nin yaptığı tüm eleştirilerin elinde patlama olasılığının fazlalığı nedeniyle! Geçmiş iki yılı ele alırsak, nerdeyse, Chp’nin Akpartiye karşı kullandığı tüm eleştiriler, solcuların elinde patladı. Referandum sürecinde neler yaşandığı hepimizin malumu… Lakin, bizim Bab-ı Ali, Chp’ye toleranslı olunca ve de Muhafazakar Medya Chp’nin çelişkilerini kullanmama olgunluğunu gösterince, bu işler fazla ses çıkarmadı. Düşünsenize, Baykal’ın seks kaseti skandalı, Akparti’li birinde yaşansaydı; Chp’liler, bu özel hayattır, kimseyi ilgilendirmez derler miydi? Hayır, demezlerdi, çünkü onlar için tek malzeme olurdu. Ama Akparti ne yaptı, hemen o anda ilgileri olmadığını söylediler ve Chpliler’in tüm suçlamalarına rağmen o tuzağa düşmediler. Herşey ortaya çıktığı halde, hala o kaset olayında Akparti’yi suçlayan solcular görmek mümkündür, sokaklarda… Velhasıl, bizim muhalefet bu wikileaks olayını fazla ciddiye almasın, suratlarında patlayabilir.

>Cumhuriyet nedir, kim atar, kim kapar, en son kimde kalır?

>

Bugün bir haber vardı, Cindoruk’un sözlerine atfen, şöyle diyordu Cindoruk: Cumhuriyeti kaptırdık. Ötekileşmek ve ötekileştirmek ne de kolay bir vaziyet oldu Türkiye de, hem de bu çağda. Demek ki, okullarda bizlere öğretilen, adeta ezberletilen “Türkler hoşgörülü insanlardır” ifadesi yanlışmış. Belki de doğrudur. Olabilir mi, herkes Cindoruk gibi öteki olarak görüyor mu, içinde bulunduğu cemiyetin efradını? Bunlara bir cevap arasak ya da arar gibi yapsak nasıl olur?

Öncelikle, haber kaynağını vereyim de, bi yerimden uydurduğum hissinden sizi kurtarayım, haberin içeriği şurada! Sonra okursunuz, biz izninizle şimdi devam edelim, ama konumuzun açılmasına dayanak teşkil edecek kısmı alıntı olarak belirteyim: Bu Cumhuriyeti geri almak zorundayız. Bu Cumhuriyeti kaptırdık, bu Cumhuriyet, bizim ortak kurduğumuz 1923’teki Cumhuriyet değil artık, diyor Cindoruk…

Cumhuriyeti kaptırdık ne demek! Atatürk bu cumhuriyeti sadece Cindoruk’lar için kurmadı. Bu devletin içinde hilafet yanlısı da var, cumhuriyetçisi de var, saltanatçısı da var. Atatürk bunları bilerek ve tüm bu insanlar için kurdu bu cumhuriyeti. Cindoruk’un kaptırdık dediği insanlar da bu cumhuriyetin çocukları, bu cumhuriyet için onların dedeleri de kan döktü. Cumhuriyeti kaptıranlar Türk de, Cumhuriyeti kapanlar gavur mu? Cumhuriyeti kim daha yükseğe çıkartırsa, varsın onlar kapsınlar. Cindoruk, bugüne kadar bu Cumhuriyet’e ne verdi?

Birazcık tarih bilgisi olan bir kişinin yapacağı bir ayıp değildir bu. Cumhuriyetten önce, Cindoruk’un eleştirdiği yönetim vardı. Asıl birisi bir şey kapmışsa, onlar Cumhuriyeti kuranlardır. Cumhuriyeti kuranlar da haklıdırlar. Çünkü köhnemiş sistemin ömrü tamamlanınca, doğal olarak Mustafa Kemal ve arkadaşlarından bir kısmı, Cumhuriyet rejimini kurdular. Ama Mustafa Kemal, kimseyi ötelemedi. Şimdiki Cumhuriyetçi Cindoruk gibi, Cumhuriyeti ben kurdum siz defolun demedi. Onları da kabul etti. Lakin, Cumhuriyeti, inkılapları ve Atatürk’ü hiç anlamamış olan Cindoruk gibi zamane politikacılar, Türk halkını ötekileştiriyorlar. Cindoruk, cumhuriyeti kaptırdığını düşünüyorsa, hiç korkmasın, kapanlar da bu ülkenin evlatları…

Cumhuriyet rejimi, halkın kendini yönetecek kişi ve kurumları ortaya çıkarma iradesi değil midir? Akparti iktidarını kuran da bu halktır. Dışarıdan 15 milyon sayıda birileri gelip oy kullanmadığına göre, bu hükümet, bu milletin, Cumhuriyetçilik ilkesine uygun olarak kurduğu bir siyasi oluşumdur. Yani, Cumhuriyet kavramı, bizzat bunu emreder. Oysa, Cindoruk Cumhuriyeti kaptırdığını söylüyor. Kapan kim? Cevap; Cumhuriyetin hak ve izin verdiği Türk halkı!

Cindoruk’un başında bulunduğu parti (DP), günümüzde Akparti’yi iktidara taşıyan seçmenin büyük bir kısmının, geçmişteki partisi değil midir? O halde, geçmişte Cindoruk’a oy verenler, bugün Cumhuriyet’i ele geçirenler olmuyor mu? Bu ne perhiz ne lahana turşusu? Şimdi Cindoruk, bu çelişkiler üzerine nasıl bir akıl yürütüp de, bu insanlardan oy isteyecek? Yüz bulabilecek mi? Yüz bulabilecek mi, derken; bunlar tabiki yüz bulacaklar. Yıllardır oy alamadıkları halde, hala bir tabela partisinin gölgesinde siyasette var olmaya çalışıyorlar. 80 küsür yaşından sonra parti başkanı olan Erbakan, bunu göstermiyor mu? Allah aşkına söyler misiniz, Erbakan o ihtiyar haliyle, hangi müzakereyi yönetebilir ve bir yabancı mevkidaşına karşılık Türkiye’nin hakkını savunabilir. Yapmayın yahu, geçti artık o dönemler…

Cindoruk, Cumhuriyeti savunurken, önce Cumhuriyet ne demektir onu öğrensin… Cumhuriyet yönetiminin asli unsuru olan Cumhur’un (halk), seçimine saygı göstersin… Akparti’yi eleştireyim derken, aslında Cumhuriyet karşıtlığı yapıyor, artık bunun farkına varsın. Cumhuriyet 1920’lerdeki Cumhuriyet olmayabilir, doğrudur, gelişmiştir. Ancak, Atatürk’ün Cumhuriyetçilik anlayışı, Cindoruk’un anlayışının tam karşıtıdır. Cumhuriyeti, Cindoruk kaybetmiş olabilir, doğrudur; aslında hiç bir zaman eline geçirememiştir. Çünkü, Cumhuriyet halkındır ve bu halk Cindoruk gibi cahillere karşı hep savunacaktır. Cindoruk’un Cumhuriyetten anladığı, koltuk’tur. Halk, Atatürk’ün armağan ettiği o koltuğu kimseye kaptırmaz, kaybetmez. Cumhuriyeti kaybedenler, Onu; halkın içinde arasınlar!

>Cübbeli Ahmet Hoca’nın Cübbesinde keramet mi, var?

>

Kavram olarak siyaset ve politika farklı karşılıklar bulur. Politika, etik kuralları tanımamazlık ve çelişkiler üzerinden kandırabildiğin kadar kandırmacılık iken; siyaset, akıl yoluyla iş çevirebilmek demektir. Genel olarak iç siyasette kullanılan politik üslup, aklının kullanma kılavuzunu kaybedip bir tek çene gücüyle varolmaya çalışanların yolculuğudur. Siyaset ise, uluslarası ilişkilerde öne çıkar, çünkü uluslarası ilişkilerde rakip olduğun kişiler, okuduğunu anlayan, düşünen, bilen kişilerdir ve safsatalarla onları kandıramazsın. Yapabiliyorsan, üstün akıl oyunları ve tam diplomatik üslup ile altından girip üstünden çıkarsın. Siyaset zor olduğu kadar, politika kolaydır.

Sabrınız için sağolun, giriş paragrafı bilimsel bir makale girişi gibi oldu. Sıkılanlarınız çoktan gitmiştir, zaten bu devirde bu ülkede kaç kişi okuma taraftarı ki? Neyse konumuza dönersek, politik dil ve eylemler iç siyasetin olmazsa olmazıdır ve kandırabilen oyunu alır, koltuğuna kurulur. Medya da bu işin tam içindedir. Kendi görüşüne göre manşet atmak, konuk almak, konuğa cevabı hazır sorular sormak bilinen şeylerdir. Son dönemlerde televizyonlarda boy boy, sanki bin yıllık kovboy edasıyla değer verilen bir kişi de Cübbeli Ahmet Hoca… Cübbeli’yi bu kadar ünlü eden kim? Zamanında Cübbeli’ye demediğini bırakmayan, Fatih Altaylı. Fatih Bey’in Doğan Grubu zamanındaki halleriyle bugünkü hallerini bağdaştırabilen var mı? İnsanlar değişir demeyin, Fatih Bey hala eski yaşantısında. Fatih Bey’i bu hallere sokan durum, çıkar ilişkileri…

Eskiden bağnaz, yobaz, cahil diye adlandırılan ve gizli kamera görüntüleriyle hakaretler yağdırılan hacı ve hocalar, şimdi o kişilerce konuk alınıyor, hoş sohbet kuruluyor ve yıllardır kışkırttıkları sosyal-demokratların gözünde şirinleştiriliyor. Bir çok sosyal-demokrat genç ise, artık Cübbeli Ahmet Hoca hayranı. Yani, medya politikada bir hayli başarılı oluyor.

Şimdiki Cübbelici solcularımız, eskiden bu kişilerden nefret ederlerken, bu kişiler hakkında bilgi sahibi değillerken, hürriyet gazetesinin manşetiyle yargılamalarda bulunurken; ben, bu adamın eğlenceli sohbet sahibi olduğunu biliyordum. Zaten günümüzde bu adamın sohbetine, benim, solcular kadar hayran olmamam da o nedenledir. Chp’nin derebeylerinden biri olan Fatih Altaylı‘nın da bu kadar hayran olmasının sebebi nedir, acaba? Sadece reyting midir? Kesinlikle hayır! İşin içinde başka işler var. O işlerin en başında da, Cübbeli Hoca’nın, dini konularda “açılımsal” konuşmaları. İnsanların zihinlerine, Cübbeli Hoca gibi dini görüntüler arzeden kişilerin de, “aslında çok temiz olmadıkları duygusunu yerleştirmek.” Yani, “bakın bakın bu kişi de, cinsellikten anlıyor, küfürlerden haberdar, burda böyle başka yerde nasıldır, seni gidi hınzır seni” fikriyatını yerleştirmek. Bununla bağlantılı diğer amaç ise bu kişileri, diğer cemaatlere karşı destekleyip cemaatleri birbirine kışkırtmak, gerektiğinde provokatif olarak kullanmak. Bir de yan ürün olarak, dini gruplar tarafından habertürk’ün izlenirliğini artırıp, “bakın bu kanal her görüşe saygılı” ahkamı kesmek. İşte bu durumlar politik gerçekler.

Sonuç olarak, Cübbeli ile Fatih Altaylı arasında -ve doğal olarak, sol kesim- iyi bir iş birliği var. Bundan ben memnunum, olayın farkında olarak. Ancak ilerleyen zamanlarda hayal kırıklıkları oluşabilir, bazı kesimlerde… Mesela, Cübbeli Ahmet Hoca Habertürk’te çıkmaya başladıktan sonra, bugüne kadar küfretmiş olan solculardan şunları duymaya başladım: İşte, hoca dediğin böyle olur, bağnaz bi adam değil, tüm hocalar böyle olsa bir sorun olmaz. Peki, dini esasları sulandırmayı seven bu sosyal-demokratlar, Cübbeli’nin; başörtüsü serbestliğine dair görüşlerine de aynı desteği verecekler mi? Madem, bu hocayı seviyorlardı. Politikayla yönetilen halk, çelişkili zihinlere sahip insanlardır. Bu kişilere örnek ise, arasıra televizyolara konu olan dinim gereği örtünüyorum diyerek, başının yarısını örten diğer yarısı açık gezen kadınlardır, buna da utanmadan, falan hocaya sordum, İslamın emri böyleymiş derler. İki cami arasında beynamaz gibi gezerler. İşte, Cübbeli Ahmet Hoca’ya olan “hayran solculuğu” da böyle birşey olsa gerek!

>Sorunu bilmek yetmiyor, çözmek isteyen var mı: Füze Kalkanı Projesi?

>

Türk siyasası, son birkaç gündür önemli bir sınav veriyor. Bunun temel olgusu, Amerika’nın füze kalkanı projesi. Eğer Türkiye sevdalısı isek, siyasal görüşleri bir tarafa bırakıp, şu anda Türkiye’nin yönetiminden sorumlu olan iktidar grubumuzu (açıkça, Akparti) desteklemek, hatta düzgün iş yapmaları için güçlü bir biçimde uyarmamız gerekecek. Eğer kişisel hesaplar içine girersek; bunun zararı ne ülkemize ne muhalefetimize ne halkımıza ne iktidarımıza yarar. İç çekişmelerimiz ile dış ilişkilerimizi ayırmamız gerektiğini bilmesi gerekiyor artık halkımızın… Çünkü ülkeler arası ilişkiler, ideolojiler arası çarpışmalardan çok daha reeldir. Mesela, Amerika, ideolojisi uymasa da Suudi Arabistan’la hiç bir ülkenin olmadığı kadar yakın dosttur. Yani ülkeler arası işler, ideolojik yaklaşımları yerin dibine sokar. Türkiye’nin son olaylar üzerine kilitlenmesi lazım. Eğer bu gemi batarsa, muhafazakarı da batar, sosyal-demokratı da batar, iktidarı da, muhalefeti de batar, ordusu da batar! Hiç bir ülkenin muhafazakarı, sosyal-demokratı, iktidarı-muhalefeti, ordusu da bize yardım etmez. Komünistler bizi komünist olduğumuz için, kapitalistler bizi kapitalist olduğumuz için, pezevenkler bizi pezevenk olduğumuz için desteklemiyor. Aradıklarını buldukları için destekliyorlar. Onların aradıklarını bedavaya -hatta bir metelik bile aşağıya- vermemeliyiz. Peki bu işin ciddi olduğunu ortaya koyan emareler neler?

Hepimiz, bilgiç kesiliyoruz bu konularda. Her sorunda ya Rusya’yı, ya Amerika’yı, ya Almanya’yı, ya İsrail’i, ya Çin’i suçlarız ve ondan sonra da biz adam olmayız deriz. Eee, o halde bu rakiplerimiz nasıl adam oluyorlar, ona bakalım. Bu ülkelerin hiç birinde halk, bizim halkımız kadar ideolojik açıdan politize değildir. Bu devletler buna izin vermezler. Bizde ise maaşallah, kendi ideolojisi için ülkesini bile satıyorlar adamlar ve halkımız da bunu bildiği halde seçim günü galeyana gelip 40 yıldır kime oy veriyorsa, gidip ona oy kullanıyor. Allah aşkına, bir parti 40 yıldır hep iyi şeyler yapıyor olabilir mi? Ya da 40 yıl içinde başka bir parti, daha iyi şeyler yapmadı mı, ki? İşte sorunumuz burda… Kimse kusura bakmasın, bir ülkenin ekonomisini, iş adamlığı yapmış olanlar daha iyi yürütür, ekonomi bölümü okumuş olanlar değil! Türkiye’de sosyal-demokratlardan iş adamı olarak tanıdığınız birini söyleyebilir misiniz? Özellikle milletvekili veya ekonomi bakanlığı yapmış olan… Yoktur, çünkü bizler akademisyenleri bakan yaptık ve ekonomimizin hali ortada. Ak partinin ekonomideki başarısı ise milletvekillerinin ve seçmeninin büyük kısmının işadamlığı’ndan gelmesi yatmıyor mu? İşte size önemli bir bakış açısı yaratacak bilgi. Ben Akparti’li değilim emin olun. Sanırım ben sizlerin “liboş” dediği liberal biriyim. Neyse, konuyu dağıttım, hemen toparlıyorum.

Biliyorsunuz, karambole gitse de, şu günlerde ülkemiz siyasetçilerini önemli bir seçim noktasında tutan gelişme var: Füze Kalkanı Projesi. Nedir bu füze kalkanı projesi. Batı dünyasının, doğu dünyasının güçlenmesi gerçeğini kabullendiği ve bu durumdan korktuğu için kendini koruma çabasına girdiği yeni bir savaş sistemi. Bakmayın siz ismine kalkan dendiğine. Gerektiğinde saldırı amaçlıda kullanılabilir. İlk aşaması İran, ve Rusya’ya karşı savunma olsa da, ikinci aşaması batının tehlikeli gördüğü toplumlara saldırı, üçüncü aşaması ise artık bu sistemleri kaldırıp tamamen uzaydan yapılacak saldırı ve savunma sistemlerinin ilk deneme aşamasıdır. Bu proje, ciddi olarak ilk Polonya’ya kurulmak istendi. Rusya bunu tehdit saydı ve Polonya Cumhurbaşkanı’nın uçağı düştükten sonra, Amerika Rusya’nın ne kadar ciddi olduğunu gördü ve yönünü, Putin’in de telkinleriyle Türkiye’ye çevirdi. Eski planda Rusya’yı bahane ederek rahat diplomasi yürütebilirdik, şimdi İran kaldı elimizde. Peki, İran’ın bir caydırıcılığı var mı, hayır? Bu şartlar altında tek caydırıcı unsur, hangi parti olduğuna bakmaksızın kendi hükümetine tam destek verecek bir Türkiye halkı… Amerika bu durumu bilmiyor mu? Tabiki biliyor, o halde Türkiye’yi sıkıştırmak operasyona başlanır. Şöyle ki,

Biliyorsunuz, pkk terör örgütü her an batılı devletlerin kullanabileceği bir yapıdır. Pkk son süreçte Türkiyenin -hükümetin çabasını gözardı etmemek lazım- yoğun çabasıyla, iki arada bir derede kaldı. Terörist Abdullah Öcalan’ın telkinleriyle ateşkes(!) yaptı. Yalnız ne olduysa oldu, Amerika Türkiye’yi Füze Kalkanı Projesi için sıkıştırmaya başlayınca, birden şu açıklamalar geldi. Apo; ben bu işten çekiliyorum, pkk; Türkiye adımlarını atmalı. Bu iki açıklama, olayı ortaya koymuyor mu? Amerika, İsrail, Pkk bir araya gelmişken, Allah aşkına bizim siyasetçilerimiz niye bir araya gelmiyorlar. Hadi siyasetçiler biraraya gelmiyor; o herşeyden anlayan 68, 78, 88 kuşağı halkımız niye ayrı gayrı yapıyorlar. Suçlama yaparken aynı düşman konusunda hemfikir olabiliyoruz da, niye sorunları çözme konusunda birleşmiyoruz. Herkes aklını başına alsın!