>Şiirlerim – Bana ne!

>

Ben, kimsenin gönlüne girmek niyetinde değildim.
Ben, kimseye gönlünü aç demedim, diyemedim, diyemem.
Ağlamak vakti de geçti artık!
Geçen vakitler de benimdir, kabul ediyorum.
Bir güneş damlıyor, ara sıra terletiyor.
Sonra herşey terkediyor, güneş de terletmiyor.
Çok zor dostum, arkadaşım, canım, yoldaşım, çok zor!
Yollar, yıllar, küller görmediğim zamanlar…
Zaman bir kavram değil, bir olgu değil…
Zaman; bir kelebeğin ömrü kadar, bir insanın garibanlığı, bir suçun cezası kadar…
Yani, yok ile çok kadar!
Sonuçta her şey geçip gidiyor…
Hepimiz bir hayatı yaşamıyoruz, bize verilen hayatı katlediyoruz.
Bizler hayvanları sevmiyor, onları hapsediyoruz.
Aslında görmüyor, istediğimizi alıyor, gerisini görmezden geliyoruz.
Şakadan da olsa lanet okuyoruz, sonra lanetleniyoruz.
Sormuyoruz, görmüyoruz, bilmiyoruz; yargılıyoruz, yargılanıyoruz.
Hekimler çoğaldıkça hastalıklar da çoğalıyor.
Biri çoğaldıkça diğeri azalıyor.
Umutlar, haklar, gönüller çiğniyoruz.
Sonra utanmadan “insanım” diyoruz, insan rolü oynuyoruz.
Ne güzel söylemiş değil mi, Tevfik?
“Mahkemelerden mütemâdî sürülen hak” diye!
Tevfik, bunu yazarken avarelikten mi yazdı sanıyorsun?
Şair, bunu, sen okuyup anlayasın diye yazdı.
Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az’dı.
Artık, ne sinek ne saz ne davul ne zurna kaldı.
Bir tek sivri kaldı, herkes sırayla otursun gayrı…

20 Kasım, 2010, 22.17

Siyasetle ilgilenmek zor iştir, önce vicdan edinmek sonra düşünebilmek gerekir!

İnsanlar yetenekleri konusunda pratik uzmanlık sahalarını geliştirirlerken, eğitim sisteminin dayattığı süreçler sonunda da teorik uzmanlık sahalarını geliştirirler. Yani, eğitim süreci sonunda elde ettiği başarı mesleki kariyer, yetenek süreci sonunda elde ettiği başarı kişisel kariyer olur. Bu ikisi birleşirse ne âlâ, tadından yenmez. Benim ise adını koyamadığım çeşitli ilgi alanlarım, hobilerim var ama hala kariyer sahibi miyim, bilmiyorum. İlgi alanlarımın başında da siyaset-tarih geliyor. (Motorsiklet hobi’min yeri başka!)

Siyasetle ilgilenmek bir çok kişinin zihnini yoruyor. Bu da insanların uzun soluklu tartışmalara -benim tercihim, sohbet’tir- girmekten korkmaları sonucunu doğuruyor. Siyaset her insanın ilgilenebileceği birşey değil. Herhangi bir konunun bir noktasında takılıp kalıyorlar ve daha fazla araştırıp öğrenmek istemiyor, işlerine gelmiyor. Çevremde bir çok kişi siyasetle ilgili olduklarını söylüyorlar, ama dikkatli baktığın zaman hiç bir konu hakkında vasatı geçen bir takipleri yok. Başkalarının ağzıyla konuşuyorlar. Siyaset aslında toplumun %90’ının kafasını ağrıtıyor ve bir noktadan sonra kendi fikirlerini değil, fanatik taraftar oldukları siyasi liderlerin söylemlerini kendi düşünceleri gibi sunmaya başlıyorlar. Mesela çok basit bir güncel olay vereyim; daha iki gün önce bir turist aile ile küçük bir alışverişim oldu. Malum, referandum sürecinde herkes birbirini kendi yanına çekme gayretinde. Söz döndü dolaştı kadının şu sözüne geldi: “Kılıçdaroğlu tertemiz biri, Erdoğan hapse girmiş yatmış biri. Oyunuz hayır olsun.”

Bu aile sosyal-demokrat fikriyatta ve özgür zihinli olduğunu zanneden sol cenahın bir üyesi… Gündemi takip ettiğini de zannediyorlardır, büyük olasılıkla. Söylediği sözün o’na ait olmadığı da belli ya da çok kıt düşünceli biri! Peki, başbakan 4 ay niçin hapis yatmıştı bunu biliyor mu? Hayır. Ben söyleyeyim. Başbakan bir şiir yüzünden hapis yatmıştı. U2’nun solisti ile Başbakan arasında geçen bir konuşma vardı bu konuda. U2’nun solisti Bono soruyor, siz niçin hapis yatmıştınız? Başbakan cevap veriyor, bir şiir okumuştum, o nedenle! Bono, hayretle karışık kahkahayı basıyor. Bono, dünya görüşü olarak sol argümanlara sahip biri. Yani yazının kahramanı olan kadının ideolojisinden. Ancak, aynı cephede iki kişiden Bono (siyasetle çok ilgilidir), mantıklı düşünüp bu durumu trajik bulurken, echel zihin yapısıyla siyaset yapmaya çalışan kadın bu durumu vicdanında bile tartamıyor. Aslında biz solcuları, fikir özgürlüğünü savunanlar olarak bilirdik. Peki, bu kadının olaya yaklaşımı nasıl? Bağnaz, popülist ve gündemi takip etmeyen, başkasının zikrini fikir edinmiş, cahil ama akıllı görünmeye çalışan, akıl verme eğilimli ukala biri!

Maalesef, o an müsait olamadığım için kadına cevap veremedim. Zaten benim cevap vermem de, onu pek değiştirmezdi. Kendi iç dünyasında kandırılmış doğrularıyla yaşıyor. Gerçeklerden korkan bir kişilik geliştirmiş. Fazıl Say zihniyetine sahip biri! Gündemi ve siyaseti takip etmekle övündüğü aşikar olan bu kadının, hiç mi hiç bu olayları takip etmediği belli oluyor ve örneğin Bono’nun bu konudaki tepkisini söyleseydim de bunu es geçecekti. Bir şiir yüzünden hapis yatan Nazım’lar, Erdoğan’lar değildir asıl suçlu olan, asıl suçlu olanlar, onları fikirlerinden dolayı hapis yatıranlar ve bu kadın gibi hala zihinlerinde hapis edenlerdir. Asıl suç, zihniyetini geliştiremeyip köreltmektir. Nazım’ın Sekiz Yüz Elli Yedi şiirini okuyan biri onu “dinci”, Nazım Hikmet Vatan Haini şiirini okuyan biri onu “komünist” olarak kabullenir ve zihnine öyle kodlar. Asıl olması gereken ise, Nazım’ı, Nazım gibi kabul edebilmektir. Doğruları değil, çünkü doğrular kişisel duygulardır; gerçekleri ideal edinmemiz lazım! Doğru; yaftalamak demek iken, gerçek; olduğu gibi görmek demektir. Siyaset baş ağrıtır, kafası kaldıramayanlar uğraşmasın… Ya da en azından önce bir vicdan edinip bu sahaya öyle girsin!

Yollar, insanlığın hayat hikayesidir!

gece yol resmi

Yollar, uzun ince bir çizgidir insan hayatında… Her bir yol, bir insan gibidir, başlar ve biter. Yollar, birbiriyle kesişirler ve büyük bir sosyal ağ olurlar. Aynen insanlardan oluşan insanlık kavramı gibi sonsuzdur. Her yolun bir hikayesi vardır, insan gibi… Yollar yalnız yolcular barındırırlar, bu yüzden kendileri yalnız değillerdir. Bir gariban, bir hayvan, bir bitki vardır yolları yalnız bırakmayan… O gariban, o hayvan, o bitki kendini yalnız hissetse de, aslında yol da onların arkadaşıdır. Biz gitmesek de, gezmesek de en nihayetinde o yollar bizim yollarımızdır.

Yollar, masallarda uzun incedir, hasretlik çeken için gözlenendir, gurbettekiler için hem ayıran hem de tekrar buluşma umudu verendir. Kimsesizlerin uğrak yeri, kimilerinin ekmek kapısı, bazen de mazide kalmış bir tarihin kapısıdır. Sarp dağların üstünden aşan yegane insan yapımıdır. Yollar, medeniyetin olmazsa olmazıdır, çünkü ticaret ve cemiyet hayatının temelidir.

dağ yolu

Yollar karayolu, hava yolu, tren yolu, deniz yolu olurlar. Her sorunumuzun çözümünde onlar vardır. Hatta, pozitif bilimlerde herhangi bir probleminin ele alınıp çözümlenmesine de, çözüm yolu denilmemiş midir? Her yerde bir yol-yöntem vardır insan hayatında… Yollar ayırmazlar, yalnız değillerdir, sizi mutlaka bir yere ulaştırırlar eğer değerini bilirseniz. Zaten insan olmanın yolu, hakedene değerini vermek değil midir?

>Dünyadaki Yeni Dengeler ve Türk Halkının içinde bulunduğu duruma dair!

>

Batı Dünyası, yıllardır peşinden sürüklediği Türkiye’yi, komşuları ile ayırıp yanına çekmeyi beceriyordu. Bir yandan Pkk’ya destek verirlerken diğer yandan Pkk’yı terör örgütü ilan eden batı dünyası, artık bir yol ayrımına gelmişti. Kendi coğrafyasıyla işbirliği yapmayı, ideolojik kaygılarla reddeden Türk siyasetçiler, batı dünyasının da izniyle on yıllar Türkiye’nin başında kaldılar. Kısır çekişmelerin politikacısı olan bu insanlar hep koltuklarında kalırken ve başta Doğan Medyası bunları desteklerken, büyük abi ABD’yle restleşmeyi göze alan Türk siyasetçiler, ya bunu canları ile ödediler ya da iktidardan düşürüldüler. Mesela; Süleyman Demirel hep söz sahibi olurken, Özal öldürüldü, Ecevit’in başı beladan kurtulmadı. Ancak, Ecevit akıllı adamdı, önce Amerika’ya yaklaşıp sonra tüm politikaları tekrar düzenliyordu ki, Türkiye’yi bu hale getiren Amerikan işi Kontrgerilla sözünü ilk o dillendirdi ve son bir kaç yıla kadar da bunu kimse göremedi.

Son günlerde farklı seyreden Türk Dış Politikası, bazı iç çevrelerce anlamlandırılamıyor ve eksen kaymasından bahsediliyor. Aslında eksen denilen şey kaymıyor, tam tersine olması gereken yere geliyor. Türkiye’deki solcuların da Amerikancı olduğu da ortaya çıkıyor, aslında… Yıllardır solcu dediklerimiz, şimdi hep birden Amerika’yı savunuyor. Eğer yaşasa idi, Nazım Hikmet bu duruma ne derdi acaba! Hep söylerim, Nazım Hikmet’i anlamak, sosyal demokrat’lara düşmez bu ülkede… Ya komünizm’i savunursun ya da sosyalizm zırvalığının edebiyatını yapıp, erkekçe savunamadığın komünizmi sosyal demokratlıkla sıvarsın. Daha komünizm ile sosyalizmi kavram olarak algılama sorunu yaşayanlar, bu ülkenin ne iç politikasını ne de dış politikasını kavrayamazlar. Dünyayı rakı şişesinin dibinden görmeye çalışan, Haydar Dümen’in seksoloji sayfalarıyla günden takip ettiğini sanan sosyal-demokrat ağızlılar, Nazım Hikmet’in ismini anmayı haketmezler.

İsrail’in gemi baskını üzerine gerilen ilişkiler, dolmuş olan bardağı taşırma gereksinimi idi. Yıllardır PKK’nın arka bahçeliğini yapan İsrail ile ilişkiler bir anda değişmedi. Gündemi takip etmekten aciz köşe yazarlarının şakşakçı okurları, birkaç yıl geriye bakabilseler ve bu günlerin haberini zamanında vermiş olan Ecevit’i yeterince dinlemiş olsalar idi, İsrail’le olan soğuk ilişkilerin Ak parti iktidarı ile ilişkili olmadığını görürlerdi. Hala bu bağı kuramayanlar bir de solcuyuz, açık görüşlüyüz diyecekler utanmadan… Solcuyum demekle solcu olunmuyor, işte! Aynen din-iman muhabbeti yapıp da, gelen geçen kızlara laf atmanın, dindar yapmadığı gibi… Her iki güruh da, bağnazlaşmış durumda!

Yeni bir düzen kurulurken bunu birçok kişi, o an için hiç mi hiç anlayamazlar. Ancak ağızları kese olmayan bu kişilerin herşey hakkında düşünmeden söyleyecekleri birşeyler vardır. Yeni düzeni algılayamayanların en azından birazcık düşünmelerini istemek çok mu olur acaba? Bir söz var; düşünmeden konuşanlar, konuştuktan sonra düşünmek zorunda kalırlar, diye! Ancak ne var ki, bu ülkenin düşünmeden konuşanları, sözlerinin ne ardında durma ne de söylediklerini düşünme vicdan sızısı çekmiyorlar. Galiba bu şahıslarda vicdan yok… Her neyse, Türkiye hakkında en son konuşması gerekenler, hep konuşuyorlar. Daha dün izlediği haberle şu anda izlediği haber arasında bağ kuramayanlar, felsefeden, siyasetten bahsediyorlar. Ne 60’ların politize gençliği ne de 90’ların apolitik gençliği, bu ülkeye bir şey verdi. Çünkü bilmek değil önemli olan, önemli olan Düşünmek… Değişime direnmek ne getirir, statüko ne getirdi Osmanlı’ya! Türkiye’nin kurucu ilkelerinden biri değil midir, İnkılapçılık! İnsanın zoruna en çok da ne gidiyor biliyor musunuz? Simgesi’nde yer alan oklardan biri İnkılapçılık’ı simgeleyen bir partinin, Türkiye’nin en statükocu çevresini temsil ediyor olması… Biz Osmanlı’daki beşik ulemalığının yobazlığından çekmedik mi? Şimdi, tekrar bir beşik ulemalığına ne gerek var. Osmanlı’nın yobaz çevresinin devamı olanlar, günümüzde kendini değiştirmiş ve geliştirmişken, modern dünyayı takip eder hale gelmişken; bu milleti bağnazlıktan kurtaran bir siyasi akımın temsilcisi olanlar bugün niye aynı hataya düşerler ki?

Yazıklar olsun, kendi koltukları uğruna bu ülkenin saf insanlarını kandıranlara! Yazıklar olsun, kendini modern addeden, dünyadan bi haber düşüncesiz insanlara… Yazıklar olsun, 40 yıllık goril köşe yazarlarının fikirlerini, kendi fikirleriymiş gibi savunan, mürekkep yalamış (üniversite görmüş) gençlere! Genç olup da, dinamizmi temsil etmesi gerekirken, içki sofralarında ihtiyarlar meclisi kuran gençlere yazıklar olsun! Ve, lanet olsun; cehaletini küfrü ile örtmeye çalışan ahlaksızlara!

Benim hikayelerimden biri!

Lüks yaşamadım hiç bir zaman… Böyle bir özentim de olmadı. Sadece yaşadım. Sadece yaşadım’dan, boş yaşadım anlamı çıkıyor galiba! Hayır, sonuna kadar yaşadım anlamındaki sadece yaşadımı kastediyorum…

Bir şiir var Yaşamak Zor Zanaat diye! Şairini tanımıyorum ama, şiiri çok güzel! Aslında sanat olduktan sonra hedef, ne gerek şairini tanımaya… Bir şiiri, şairi için mi beğenmeli insan? Önemli olan, şiirdir; şairle okuyanı buluşturan…

Ben, ikinci çeyrek asrına yeni basmış ömrümün, önemli bir zamanından beridir, insanlardan nefret ederek yaşıyorum! Nedenlerim, gerekçelerim var, prensipleri olan insanım! Özellikle hayvanlarla olan dostluklarımda gördüm ki, insan, düşünen hayvandır tanımını bile hakaret sayan insanların, bir hayvan kadar bile; hayatı sorgulamadıklarını, sorgulayacak fikriyata fersah fersah uzak olduklarını, ahlak cambazlığından iki yakalarını biraraya getiremediklerini, kadın güçsüzlüğünü kadınların bilinç altına kakan ve kadın haklarını savunduğunu arsızca iddia eden Esra Erol programı izler gibi izledim! Sadece yazık! diyebildim ve o kadar sessiz söylettiler ki etrafımdaki milyonlarca insan, kendim bile duyamadım…

Dedim ya, insanlara hayvanlar kadar değer vermem! Bildiğim nedenler, gördüğüm olaylar var. Bir köpeğim vardı, hayatım boyunca onun bana baktığı gibi hiç bir insan bakmadı yüzüme! Ya o kadar ahlaksız-yüreksiz idiler ya da yüzüme bakacak yüzleri yoktu! En acılı zamanlarda giderdim yanına, Allah’ın yarattığı o muhteşem yaratığın ve konuşurdum. Önce anlamaya çalışırcasına kafasını sağa sola sallar, sonra anlıyorcasına iki patisinin üstüne kafasını koyar ve söylediklerimi fikir süzgecinden geçirirdi. Biraz sonra ben ağlamaya başladığım zaman ise, onun da gözlerinden yaşlar akardı. Sanki, ağlama! dercesine sessizce çığlıklar çıkarırdı. Onun bu hali beni bir daha kahrederdi. Etrafımda bir köpek kadar olamayan insanlar olduğunu görmek gücüme gidiyordu. Ben dostluğu hayvanlarda gördüm, bu yüzden insanlara hiç bir tanım yakıştıramıyorum!