>Cumhuriyet nedir, kim atar, kim kapar, en son kimde kalır?

>

Bugün bir haber vardı, Cindoruk’un sözlerine atfen, şöyle diyordu Cindoruk: Cumhuriyeti kaptırdık. Ötekileşmek ve ötekileştirmek ne de kolay bir vaziyet oldu Türkiye de, hem de bu çağda. Demek ki, okullarda bizlere öğretilen, adeta ezberletilen “Türkler hoşgörülü insanlardır” ifadesi yanlışmış. Belki de doğrudur. Olabilir mi, herkes Cindoruk gibi öteki olarak görüyor mu, içinde bulunduğu cemiyetin efradını? Bunlara bir cevap arasak ya da arar gibi yapsak nasıl olur?

Öncelikle, haber kaynağını vereyim de, bi yerimden uydurduğum hissinden sizi kurtarayım, haberin içeriği şurada! Sonra okursunuz, biz izninizle şimdi devam edelim, ama konumuzun açılmasına dayanak teşkil edecek kısmı alıntı olarak belirteyim: Bu Cumhuriyeti geri almak zorundayız. Bu Cumhuriyeti kaptırdık, bu Cumhuriyet, bizim ortak kurduğumuz 1923’teki Cumhuriyet değil artık, diyor Cindoruk…

Cumhuriyeti kaptırdık ne demek! Atatürk bu cumhuriyeti sadece Cindoruk’lar için kurmadı. Bu devletin içinde hilafet yanlısı da var, cumhuriyetçisi de var, saltanatçısı da var. Atatürk bunları bilerek ve tüm bu insanlar için kurdu bu cumhuriyeti. Cindoruk’un kaptırdık dediği insanlar da bu cumhuriyetin çocukları, bu cumhuriyet için onların dedeleri de kan döktü. Cumhuriyeti kaptıranlar Türk de, Cumhuriyeti kapanlar gavur mu? Cumhuriyeti kim daha yükseğe çıkartırsa, varsın onlar kapsınlar. Cindoruk, bugüne kadar bu Cumhuriyet’e ne verdi?

Birazcık tarih bilgisi olan bir kişinin yapacağı bir ayıp değildir bu. Cumhuriyetten önce, Cindoruk’un eleştirdiği yönetim vardı. Asıl birisi bir şey kapmışsa, onlar Cumhuriyeti kuranlardır. Cumhuriyeti kuranlar da haklıdırlar. Çünkü köhnemiş sistemin ömrü tamamlanınca, doğal olarak Mustafa Kemal ve arkadaşlarından bir kısmı, Cumhuriyet rejimini kurdular. Ama Mustafa Kemal, kimseyi ötelemedi. Şimdiki Cumhuriyetçi Cindoruk gibi, Cumhuriyeti ben kurdum siz defolun demedi. Onları da kabul etti. Lakin, Cumhuriyeti, inkılapları ve Atatürk’ü hiç anlamamış olan Cindoruk gibi zamane politikacılar, Türk halkını ötekileştiriyorlar. Cindoruk, cumhuriyeti kaptırdığını düşünüyorsa, hiç korkmasın, kapanlar da bu ülkenin evlatları…

Cumhuriyet rejimi, halkın kendini yönetecek kişi ve kurumları ortaya çıkarma iradesi değil midir? Akparti iktidarını kuran da bu halktır. Dışarıdan 15 milyon sayıda birileri gelip oy kullanmadığına göre, bu hükümet, bu milletin, Cumhuriyetçilik ilkesine uygun olarak kurduğu bir siyasi oluşumdur. Yani, Cumhuriyet kavramı, bizzat bunu emreder. Oysa, Cindoruk Cumhuriyeti kaptırdığını söylüyor. Kapan kim? Cevap; Cumhuriyetin hak ve izin verdiği Türk halkı!

Cindoruk’un başında bulunduğu parti (DP), günümüzde Akparti’yi iktidara taşıyan seçmenin büyük bir kısmının, geçmişteki partisi değil midir? O halde, geçmişte Cindoruk’a oy verenler, bugün Cumhuriyet’i ele geçirenler olmuyor mu? Bu ne perhiz ne lahana turşusu? Şimdi Cindoruk, bu çelişkiler üzerine nasıl bir akıl yürütüp de, bu insanlardan oy isteyecek? Yüz bulabilecek mi? Yüz bulabilecek mi, derken; bunlar tabiki yüz bulacaklar. Yıllardır oy alamadıkları halde, hala bir tabela partisinin gölgesinde siyasette var olmaya çalışıyorlar. 80 küsür yaşından sonra parti başkanı olan Erbakan, bunu göstermiyor mu? Allah aşkına söyler misiniz, Erbakan o ihtiyar haliyle, hangi müzakereyi yönetebilir ve bir yabancı mevkidaşına karşılık Türkiye’nin hakkını savunabilir. Yapmayın yahu, geçti artık o dönemler…

Cindoruk, Cumhuriyeti savunurken, önce Cumhuriyet ne demektir onu öğrensin… Cumhuriyet yönetiminin asli unsuru olan Cumhur’un (halk), seçimine saygı göstersin… Akparti’yi eleştireyim derken, aslında Cumhuriyet karşıtlığı yapıyor, artık bunun farkına varsın. Cumhuriyet 1920’lerdeki Cumhuriyet olmayabilir, doğrudur, gelişmiştir. Ancak, Atatürk’ün Cumhuriyetçilik anlayışı, Cindoruk’un anlayışının tam karşıtıdır. Cumhuriyeti, Cindoruk kaybetmiş olabilir, doğrudur; aslında hiç bir zaman eline geçirememiştir. Çünkü, Cumhuriyet halkındır ve bu halk Cindoruk gibi cahillere karşı hep savunacaktır. Cindoruk’un Cumhuriyetten anladığı, koltuk’tur. Halk, Atatürk’ün armağan ettiği o koltuğu kimseye kaptırmaz, kaybetmez. Cumhuriyeti kaybedenler, Onu; halkın içinde arasınlar!

Siyasetle ilgilenmek zor iştir, önce vicdan edinmek sonra düşünebilmek gerekir!

İnsanlar yetenekleri konusunda pratik uzmanlık sahalarını geliştirirlerken, eğitim sisteminin dayattığı süreçler sonunda da teorik uzmanlık sahalarını geliştirirler. Yani, eğitim süreci sonunda elde ettiği başarı mesleki kariyer, yetenek süreci sonunda elde ettiği başarı kişisel kariyer olur. Bu ikisi birleşirse ne âlâ, tadından yenmez. Benim ise adını koyamadığım çeşitli ilgi alanlarım, hobilerim var ama hala kariyer sahibi miyim, bilmiyorum. İlgi alanlarımın başında da siyaset-tarih geliyor. (Motorsiklet hobi’min yeri başka!)

Siyasetle ilgilenmek bir çok kişinin zihnini yoruyor. Bu da insanların uzun soluklu tartışmalara -benim tercihim, sohbet’tir- girmekten korkmaları sonucunu doğuruyor. Siyaset her insanın ilgilenebileceği birşey değil. Herhangi bir konunun bir noktasında takılıp kalıyorlar ve daha fazla araştırıp öğrenmek istemiyor, işlerine gelmiyor. Çevremde bir çok kişi siyasetle ilgili olduklarını söylüyorlar, ama dikkatli baktığın zaman hiç bir konu hakkında vasatı geçen bir takipleri yok. Başkalarının ağzıyla konuşuyorlar. Siyaset aslında toplumun %90’ının kafasını ağrıtıyor ve bir noktadan sonra kendi fikirlerini değil, fanatik taraftar oldukları siyasi liderlerin söylemlerini kendi düşünceleri gibi sunmaya başlıyorlar. Mesela çok basit bir güncel olay vereyim; daha iki gün önce bir turist aile ile küçük bir alışverişim oldu. Malum, referandum sürecinde herkes birbirini kendi yanına çekme gayretinde. Söz döndü dolaştı kadının şu sözüne geldi: “Kılıçdaroğlu tertemiz biri, Erdoğan hapse girmiş yatmış biri. Oyunuz hayır olsun.”

Bu aile sosyal-demokrat fikriyatta ve özgür zihinli olduğunu zanneden sol cenahın bir üyesi… Gündemi takip ettiğini de zannediyorlardır, büyük olasılıkla. Söylediği sözün o’na ait olmadığı da belli ya da çok kıt düşünceli biri! Peki, başbakan 4 ay niçin hapis yatmıştı bunu biliyor mu? Hayır. Ben söyleyeyim. Başbakan bir şiir yüzünden hapis yatmıştı. U2’nun solisti ile Başbakan arasında geçen bir konuşma vardı bu konuda. U2’nun solisti Bono soruyor, siz niçin hapis yatmıştınız? Başbakan cevap veriyor, bir şiir okumuştum, o nedenle! Bono, hayretle karışık kahkahayı basıyor. Bono, dünya görüşü olarak sol argümanlara sahip biri. Yani yazının kahramanı olan kadının ideolojisinden. Ancak, aynı cephede iki kişiden Bono (siyasetle çok ilgilidir), mantıklı düşünüp bu durumu trajik bulurken, echel zihin yapısıyla siyaset yapmaya çalışan kadın bu durumu vicdanında bile tartamıyor. Aslında biz solcuları, fikir özgürlüğünü savunanlar olarak bilirdik. Peki, bu kadının olaya yaklaşımı nasıl? Bağnaz, popülist ve gündemi takip etmeyen, başkasının zikrini fikir edinmiş, cahil ama akıllı görünmeye çalışan, akıl verme eğilimli ukala biri!

Maalesef, o an müsait olamadığım için kadına cevap veremedim. Zaten benim cevap vermem de, onu pek değiştirmezdi. Kendi iç dünyasında kandırılmış doğrularıyla yaşıyor. Gerçeklerden korkan bir kişilik geliştirmiş. Fazıl Say zihniyetine sahip biri! Gündemi ve siyaseti takip etmekle övündüğü aşikar olan bu kadının, hiç mi hiç bu olayları takip etmediği belli oluyor ve örneğin Bono’nun bu konudaki tepkisini söyleseydim de bunu es geçecekti. Bir şiir yüzünden hapis yatan Nazım’lar, Erdoğan’lar değildir asıl suçlu olan, asıl suçlu olanlar, onları fikirlerinden dolayı hapis yatıranlar ve bu kadın gibi hala zihinlerinde hapis edenlerdir. Asıl suç, zihniyetini geliştiremeyip köreltmektir. Nazım’ın Sekiz Yüz Elli Yedi şiirini okuyan biri onu “dinci”, Nazım Hikmet Vatan Haini şiirini okuyan biri onu “komünist” olarak kabullenir ve zihnine öyle kodlar. Asıl olması gereken ise, Nazım’ı, Nazım gibi kabul edebilmektir. Doğruları değil, çünkü doğrular kişisel duygulardır; gerçekleri ideal edinmemiz lazım! Doğru; yaftalamak demek iken, gerçek; olduğu gibi görmek demektir. Siyaset baş ağrıtır, kafası kaldıramayanlar uğraşmasın… Ya da en azından önce bir vicdan edinip bu sahaya öyle girsin!

Tarihi bir olgu olarak, Su Değirmenleri

Su değirmenleri, su gücünün tarımsal sanayiye uygulandığı en önemli icad ve kurumlardır.

su değirmeni resmiSu değirmenleri, doğa ile teknolojinin kardeşliğine örnek şirketlerdir. Bu değirmenler, eski zamanların sanayisini ortaya koyar ve burada öğütülen tahıllar beslenme sürecinin en sağlıklı öğesidirler.

Bu değirmenler, hem kullandıkları enerjinin yenilenebilir olması hem de yapılan iş sonucu ortaya çıkan ürünün doğal (organik) olması nedeniyle, belki de tarih boyunca görülebilecek her bakımdan en verimli teknoloji unsurudur. Su, taş, demir, bitki ve insanın dostluğu ile bu unsurların işlerini en iyi yaptıkları bir cemiyetin temsilcisidirler. Ayrıca şunu da ilave edebiliriz; su değirmenlerine yük taşıyanlar da doğanın en iyi bekçileri olan hayvanlar cemiyetinden bireylerdir. Öküz, at, eşek ve diğer kullanılabilecek hizmet ehli hayvanlar… Bu bireylerin bir kısmı ahşap arabalar çekerek, bir kısmı kendi sırtına alarak, yükleri taşırlardı. Yani, herkes doğanın işleyen çarkının birer dişlisiydiler. Tüm bu unsurlar hep birlikte, zararsız dev bir fabrika idiler.

su değirmeniTarih sürecinin en birincil gereksinimi beslenmedir. Tüm olgu ve olaylar, canlıların karınlarını doyurma eylemlerinden ortaya çıkar. Medeniyeti ortaya çıkaran da, insan topluluklarının tarımsal üretim süreçlerine birinci elden dahil olmasıdır. Bu üretim teknolojik araç-gereç yapımını, böylece uygarlaşmayı ortaya çıkarmıştır. Su değirmenleri de tarihi açıdan, üretilen tahıl ürünlerinin işlenmesi görevini üstlenerek, tarihin önemli bir parçası olmuştur.