Muhteşem Saçmalama!

Bekir Coşkun’a atfen bir yazı gördüm. Bu yazının Bekir Coşkun’a ait olup olmadığını bilmiyorum, çünkü gazetesini alıp okumam. İlk Kurşun Gazetesi isimli yayın sitesi, Bekir Coşkun ve türevi kişilerin yazılarını yayınlıyor. Bugün de, Bekir Coşkun imzalı bir yazı dikkatimi çekti. Yazının Başlığı, Muhteşem Memleket! Bu yazıda, Bekir Coşkun, güya bizlere tarih dersi veriyor! Veriyor vermesine de, zihniyet çok vahim…

Öncelikle (http://www.ilk-kursun.com/2011/01/muhtesem-memleket) adresine girip yazıyı okuyun, sonra buraya dönerek devam edin…

Yazıda, Osmanlının çirkefliğine atıfta bulunuluyor ve harem hayatı üzerinden Osmanlı’ya verip veriştiriliyor. Sayın yazar, hiç “dizi izlemezmiş, ama bu diziyi izliyormuş!” Bunun nedeni de olsa olsa Akparti’liler tepki gösterdi diyedir. Ben diziyi izlemedim, izleyemedim. Bu yüzden diziyi eleştiremem. Ancak, diziyi beğenenlerle beğenmeyenlere baktığımız zaman, eleştirilerin ideolojik gittiğinin farkındayım. Her iki taraf da, tarihi gerçeklikten dem vuruyorsa da, kimse gerçekler üzerinden bilimsel tartışma yürütmüyor. Bir grup tamamen nefret ederken diğer grup sevinçten tavana vuruyor. Ancak, bu yazısını ele aldığımız yazar, muhteşem saçmalıyor.

Yazıda, Osmanlı Ekonomisi, “istila ekonomisi” olarak tanımlanıyor. Hiç kusura bakmasınlar, Osmanlı Ekonomisi bal gibi de, “sosyalist” bir ekonomi idi. Sosyalist olan Bekir Bey, sırf Osmanlı’yı kötülemek için bu noktayı saptırıyor. Osmanlı Ekonomisi, istila ekonomisi ise, o halde Sosyalizm de istila ekonomisidir. Kimse kusura bakmasın ya da baksın, umrumda değil!

Bekir Bey, tarihi gerçeklerden bahsediyor. Osmanlının hangi dönemi tam olarak incelenebilmiş ki, harem hayatı ile ilgili gerçeklerden bahsediliyor. Bekir Bey’in bu konu ile ilgili bilmediğimiz bir çalışması varsa, koysun ortaya… Kulaktan dolma bilgilerle, tarihi gerçeklerden bahis koymasın ortaya!

Bekir Coşkun, yazısında Osmanlı’yı eleştirmekten ziyade, Osmanlı’ya hakaret ediyor. Yalnız, o kör zihniyetinin algılayamadığı bazı noktalar mevcut… Sıralayalım. Bir; o beğenmediği, hakaret ettiği Osmanlı, günümüzde dünyanın 1 numarası olan Amerika’dan, bir önceki 1 numaralı devlettir ve Türk devletidir. İki; Bekir Bey’in, hiç anlamadığı halde hayran olduğu Mustafa Kemal, bir Osmanlı Paşa’sıdır ve bunu da Mustafa Kemal ifade etmiştir. Üç; Mustafa Kemal, bizim ne kadar Ata’mız ise, Osmanlı’lar da o kadar Ata’mız’dır. Dört; Atatürk’ü sevmeyenlerle, Osmanlı’yı sevmeyenler, “aynı kir-pis-iğrenç-berbat zihniyetin çocuklarıdır.” Çünkü, sevapları ve günahlarıyla, hem Osmanlılar hem Atatürk hem Türkiye Cumhuriyeti kurucuları, bizim Ata’larımızdır; İngiliz, Alman, Fransız ya da Japonlar’ın Ata’ları değildir! Herkesin bunu kendi aklına sokması gerekir. Beş; Atatürk’ü sevip Osmanlı’ya küfretmekle milliyetçi, vatansever olunmaz. (Aynen, Osmanlı’yı sevip de, Atatürk’e dil uzatmakla, Osmanlı’cı olunamayacağı gibi)

İşte, tüm bunları gözardı eden, kendince muhteşem saçmalıklar komedisi oynayan Bekir Bey’in, Tarih Dersi vermeye çalışması, çok iğrenç bir durum… Atatürk bu ülkeyi, Türk Gençleri’ne emanet etti, Bekir Coşkun’a değil! Kendi kendine görev edinmeye kalkmasın…

Daha Türk milletinin bir bütün olduğunu, Türk tarihinin bir bütün olduğunu, Türkiye’nin bir bütün olduğunu ya da olması gerektiğini kavrayamayan, bölücü zihinli Bekir Coşkun, tarih kavramının bir bütünlük içerdiğini anlayamaz ve böyle saçmalar… Osmanlı’yı atarak Türk milliyetçisi olunamaz, Osmanlı Devleti, Türk tarihinin en şanlı-saltanatlı dönemlerinden birini teşekkül ettirmiştir. Osmanlı’nın çağdaş devletlerindeki uygulamaları görmezden gelerek, bugünün koşullarıyla yargıda bulunmak, cahilliklerin en ahlaksızlıklarından biridir. Bu ise zaten Bekir Coşkun’da fazlasıyla mevcut… Tarih’in T’sinden anlamayan birinin, Muhteşem Yüzyıl dizisini, sırf Bülent Arınç’a gıcıklık olsun diye övmesi ve Türk insanına Tarihçilik dersi vermeye kalkması, ancak ve ancak, Bekir Coşkun gibi iğrenç bir reklam objesine yakışır. Atatürk’e küfredenler kadar, Osmanlı’ya küfredenler de, beşik ulemalığı sisteminin temsilcileridirler. Daha doğduğu andan itibaren, Türkiye’nin köşe yazarlığına terfi ettirilmiş bu insanlar, aydın diye geziniyorlar. Sonuç ortada! Sen bu toprakları beğenmiyorsan, beslendiğin yerlere gidebilirsin sayın bekir! Ben Atalar’ımdan memnunum; hem Hunlar’dan, hem Selçuklulardan, hem Osmanlılar’dan, hem Atatürk’ten… Ancak, senin gibi milliyetçi geçinip de Atalarım’ı birbirine düşman eden, Atalarım’dan biri olan Osmanlı’ya küfreden birinden hiç memnun olmam, kimse olmaz. Bir gün olur, Damat Ferit’ler gibi yad edilirsin… Zihniyetini de al, git!

>Bardağı olduğu gibi görmek gerek!

>

Hacivat Karagöz neden öldürüldü? filminin bir repliğinde, “Arap memleketlerinde bir ödeme şekli bulunmuş, adına rüşvet diyorlar. Biraz para veriyorsun, işin hemen görülüyor” deniyordu. Replik tam olarak böyle değildi eminim, ama özü bu idi. Osmanlı Devleti’ni ve cemiyetini allak bullak eden işte bu anlayış değil miydi? İşin görülsün, oturduğun koltuk kıçına yapışsın da, gerisi önemli değil, anlayışı! Yani ahlaksızlık karşısında direnmek yerine, ahlaksızlığa teslim olup bile bile günah işlemek ve ondan sonra da dünyevi kazançları masaya koyup bardağın dolu tarafını görmeye çalışmak… Din, iman, ahlak muhabbeti yapıp günde beş vakti, yılda 365 günü molla geçirip ardından da rüşvetle iş yapmak, araya adam sokup makam sahibi olmak, kişinin arkasından konuşup kendi lehine kamuoyu oluşturmak bardağın dolu tarafı oluyor; bu yaptıklarından dolayı hesaba çekilmek, bardağın boş tarafı oluyor ve sen de boş tarafı görmezden geliyorsun! Ondan sonra bir de utanmadan, bizden adam olmaz, bu millet ahlakını yitirmiş, bu devlet düzelmez edebiyatı yaparsın. Sonra bir de bardağın dolu tarafını görmek lazım dersin…

Bir tek bardağın boş tarafını ya da bardağın dolu tarafını görmek, insanlığa aykırı bir şey… Böyle bir bakış, iki yüzlülükten başka birşey değil! Demek ki bir hata var ve sen onun üzerine gitmekten acizsin. Çulun (halının) altına süpürmek senin yaşam tarzın olmuş! Halbuki, yanlışların farkına varıp düzeltmek değil midir, aslolan! Üstelik sen -bizzat sen- dost sohbetlerinde bunu öğütlemez misin herkese, bilgiç tavırlarınla… Hey gidi hey, işte bu yüzden ben; ne milliyetçiyim diyenlerden, ne sosyal demokratım diyenlerden, ne solcuyum ne sağcıyım diyenlerden hoşlanırım. Çünkü hangi niteleme olursa olsun kendi alçaklıklarını kapatmak için uydurdukları birer sulu boyadan maskelerdir. Sen kendini tanımladığın gibi yaşayabiliyor musun, ben ona bakarım!

Söylemek istediğimin özü şudur aslında… Bardağın dolu tarafını görmek değildir, hayat! Gelecek kuşaklara bırakılacak olan saçma bir dalkavukluk felsefesi değildir. Geleceğe bırakılacak en büyük eser; Bardağın hem dolu hem boş tarafını görebilecek zihinlerdir. Kimse kimseyi uyutmamalıdır. Realist kafalar başarıya yakındır. İki büyük düşünce akımı yaşamı şekillendirir. Yapılan işlerde ciddiyet sağlayan, idealizm ve yaptığının ne olduğunu anlamayı sağlayan realizm

Bardağın dolu yanını görenler, kısa vadeli mutlulukların, başarıymış gibi yutturulduğu kişilerdir. Hep bir kenara, kolaya kaçma vardır bunlarda… Bir işi maddi ve manevi yönleri ile tartabilen insanların inanacağı bir felsefe değildir bu! Bir bardağı, bir insanın hayatı olarak ele alırsak, yarısı yeter bana demek değildir ki, kişilik! Bir insanın şahsiyeti, kendi hayatını tümüyle kabullenmedir. Kendinden haberdar olmayan ve kendinden kaçanlara da zaten, şahsiyetsiz denir. Lütfen herkes kendi bardağını olduğu gibi görsün.

>Burada, Günümüz Spor Anlayışına Değiniyorum!

>

Sportif faaliyetler, ülke ekonomisi ve sosyolojisi bakımından önemli bir gerekliliktir. Spor alanlarının her ülke veya halkta farklı gelişmişlik düzeyleri vardır. Ancak, spor tarihine dalacak olursak, günümüzde Olimpiyat Oyunları olarak bildiğimiz oluşumun, ilk sportif hareket olduğunu görürüz. Olimpiyat Oyunları’nın çıkış amacında, günümüz değer yargılarına uymayan amaçlar ve olgular olduğunu görebiliriz belki, ama bu durum Olimpiyatlar’a atfedilen değerleri gölgelemez. Olimpiyat Oyunları’na baktığımızda ise, önem verilenin insan vücudu olduğunu görürüz. Yani, spor demek insan demektir ve spor aktivitelerinin temeli, atletizmdir.

Zaman, herşeye hükmeden üstün bir kavramdır. Değişim, yegane güçtür. Böyle olunca da, sportif algılar ve olgular değişiyor. Özellikle de çılgın tüketim niteliğinin üzerine kurulu bir devir olan günümüzde, spor kavramı maddi getiri ve götürü paralelinde işlem görüyor. Artık, spor kavramı; endüstriyel spor, futbol kavramı; endüstriyel futbol olarak nitelendiriliyor. Bu bilincin ortaya çıkardığı sonuç ise şöyle açıklanabilir. Eskiden, spor yapanlar değerli iken, şimdi spor taraftarlığı öncelikli görülüyor. Bu aslında insan zihinlerine dayatılan bir durum! Çünkü, insanların para harcaması isteniyor ve spor türlerine bu doğrultuda önem veriliyor. Futbol özelinde ele alırsak; yapılan yatırımlar, taraftar oluşturmak üzerine kurulu gereksiz yorumlar bunun göstergesi! Futbol üzerine yapılan herşey ama herşey, insanları spora meraklandırma amaçlı değil! Tamamen ürün satımına odaklı kurgular. Transfer haberleri üzerine çıkartılan gazeteler, maç keyfine odaklı LCD tv kampanyaları, fikirleri beş para etmeyen dünyadan kopuk kişilerin spor yazarlığı ünvanı ile milyonlar kazanması bunun bariz örneğidir. Aslında bu durum normal, ben işin burasında değilim…

Ben, bazı durumların etik olarak desteklenmesi gerektiğine inanıyorum. Futbolun, sadece futbol olmadığını, bu yüzden savaşlar çıktığını da biliyorum. Türkiye’de bir kaç haftadan beridir önemli sportif faaliyetler var. Öncelikli olarak, Türkiye Formula 1 yarışıyla başlayan, ardından Dünya Okçuluk Kupası ve Cezmi Or Atletizm Yarışmaları ile devam eden önemli spor aktiviteleri var. Belki daha neler var spor faaliyetleri olarak, ama bunları göremiyoruz, haberlerini alamıyoruz. Benim sitemim burada! Futbol ve Dünya Kupası’nın tüm dünyadaki reytinginden haberdarım. Ancak, diğer sporların da, halkın ilgisini çekmese bile, entellektüel yaşamın temsilcisi olan basın-medya tarafından, halka bir miktar enjekte edilmesinin bir etik gereklilik olduğunu düşünüyorum. Tek düze fikirlerden kurtulacak, herhangi bir sporla ilgili sohbet ederken kafasının dikine gitmeyecek toplum bireyleri için, artık futbol basınına dönüşmüş olan spor basınımızın, kendi ülkemizde yapılmakta olan aktivitelere bari, biraz ilgili olmasını istiyorum.

Sportif anlamda gündemi takip eden, dünyadan haberdar bir sosyal ortam için, halkın bir uğraşısı olmaz. Halkın belirli fikri olgunluğa ulaşmasını sağlamak (eğer isteniyorsa tabiki?), medyanın görevidir. Bu görevi; basında görev edinen muhabirler ve kendilerini akil adam gören köşe yazarları yapmazlar ise; bu köşe yazarlarının biz adam olmayız deme hakları da olmaz!

İkide bir, adam olmayız muhabeti yapmak istemiyorsak, halk ise okumuyor ve araştırmıyorsa, medya dediğimiz kurumlar bir görev üstlenmelidirler. Burada, medyanın görevi insanları eğitmek değildir ki! diyenler olacaktır. Hayır, medya insanları eğitir. Eğer böyle bir görevlerinin olmadığını düşünüyorlarsa, o halde insanları da eleştirmeye hakları yok! Eğer hepimiz aynı gemide isek, aynı limana varmayı hedef edinmişsek, toplumumuzun biryerlere ulaşmasını istiyorsak, hadi kültürden nefret eden bir halkımız var ise, en azından sporda bari, bilinçli bir halk için çabalayalım. Dünya Kupası yayınlamakla, sporcu yetiştiremeyiz. Alternatif Sporlar olarak görülen sporları yayınlar ve ilgi çekebilirsek, hem sporcular yetişir, hem de spor yayınlarında yabancı şirket reklamları yerine kendi şirketlerimizin reklamlarını görürüz ve sponsorluk bilincimiz gelişir. Bu da uzun vadede, ülkemizin iktisadi hayatına etki eder. Hıncal Uluç ve benzerlerinin spor yorumları(!), bu ülkeye hiç bir fayda getirmez. Spor basını, bu halkı, birkaç gevezenin eline mecbur etmesin! Ben, bir değineyim, dedim.

>Garibanlık, suç değil!

>

Uyarı:
Bu yazıda, argo ifadeler yer almaktadır. İsterseniz, bu sayfayı okumayabilirsiniz, bu seçiminizde özgürsünüz!

İnsanlar, kısım kısım, biçim biçimdir. Her renkten her niyetten bulursun, Ademoğlu’ndan… Çare de çaresizlik de, aşk da nefret de insan için… Her an düşmek de insanın fıtratında var, her an kalkmak da… Kısaca, insan kendi içinde bir evren taşırken, bu tek tek evrenler bu koskoca evreni oluşturmuşlar!

Hazır buldumcu, beleş yaşayanlar da var bu evren içinde! Hiç farkında olmadan başka evrenlerin… Ama en zor meslek, garibanlık. Öyle zor ki, her gün zamanla güreşirsin, akşam olup yorgun düşüp uykuya daldığında, galip mi mağlup mu olduğunu bile anlamazsın… Sabah kalktığında, yine aynı yerden başlarsın, bir sonraki round’a. Bu, büyük ve ömür boyu sürecek bir harbin, küçük muharebesidir aslında. Ve, bu savaşın sonunda, kaybettiklerinin ve kazandıklarının muhasebesini bile yapamazsın! Çünkü, daha son yumruğu atmamış ve son yumruğu yememişken gelir Azrail! Muhasebesi yapılmamış bir hayatı yaşarsın, sonu geldiğinde gitmiş olduğun bir savaşın! Ve, bu ömrün sonunda, senin muhasebene iki yerde bakarlar. Dünyadakiler, olur olmaz atarlar ardından ve yargılarlar. İyi söyleseler bile, kahrına gider, senin! Bir kez bile çaresizliğine çare olmayanlardır çünkü, senin savaşının üzerine muhasebe yapma yüzsüzlüğü gösterenler!

Diğer muhasebe mi? O da ahirette yapılır. Artık sen, yaptıklarınla hesaplaşırsın… Burası için söylenecek pek birşey yoktur aslında! Ya cennet, ya cehennemliksin!

Kendi muhasebesini bile kendi yapamayan insanlar, niye birbirini ötekileştirir ki? Bazı, kendini üstün gören, herkes ve herşey hakkında atıp tutan ve ardından biz adam olmayız edebiyatına yatan insanlar, bir kez olsun zihinlerini fikir fakirliğinden kurtarmazlar. Düşünmek, çene çalmaktan daha mı zordur acaba? Alış veriş merkezi meraklısı, marka takıntısı, boğazına soktuğu ekmeğin nerden geldiğini bir an bile düşünmeden, beton üstünde yetişen bu otlar; bir garibanın kız arkadaşı edinmesini, sokakta yürümesini, fikir sahibi olmasını, niçin anlayamazlar ve şaşkınlıkla karışık burun kıvırırlar.

Hangi kalite yemek yersen ye, nereden yersen ye, kaç paraya yersen ye, o yediklerini çıkardığında bir dön bak, göreceksin ki, o çıkanlar bir tek şeye benzerler, ona da türkçe’de “bok” denir ve bu noktada, tüm insanlar eşitlenir. En iğrenç ve en zayıf olduğun durumda, herkes ile eşitleniyorsan, kendini nasıl üstün görebiliyorsun? Havan kime, yabancı?

Bak şimdi, ben sana bir uyarı yapayım… Bundan sonra, kimseye laf atmayacaksın. Kimsenin özrü üzerinden prim yapmayacaksın. Hiç kimseyi “sen nasıl kız arkadaş edinirsin?” diye yargılamayacaksın. Sen marka giyinemezsin, demeyeceksin. Sen ne yapacaksın, biliyor musun? Önce gidip bir güzel poponu temizleyeceksin, sonra çeneni kapayıp oturacaksın. Yoksa, senin de, diğer insanlar gibi (s)ıçtığını herkese söylerim. Ondan sonra da kıçın, sıfatının önüne geçer! Ve senin suratına bakan insanlar, (g)ötleri ile gülerler.

Benim hikayelerimden biri!

Lüks yaşamadım hiç bir zaman… Böyle bir özentim de olmadı. Sadece yaşadım. Sadece yaşadım’dan, boş yaşadım anlamı çıkıyor galiba! Hayır, sonuna kadar yaşadım anlamındaki sadece yaşadımı kastediyorum…

Bir şiir var Yaşamak Zor Zanaat diye! Şairini tanımıyorum ama, şiiri çok güzel! Aslında sanat olduktan sonra hedef, ne gerek şairini tanımaya… Bir şiiri, şairi için mi beğenmeli insan? Önemli olan, şiirdir; şairle okuyanı buluşturan…

Ben, ikinci çeyrek asrına yeni basmış ömrümün, önemli bir zamanından beridir, insanlardan nefret ederek yaşıyorum! Nedenlerim, gerekçelerim var, prensipleri olan insanım! Özellikle hayvanlarla olan dostluklarımda gördüm ki, insan, düşünen hayvandır tanımını bile hakaret sayan insanların, bir hayvan kadar bile; hayatı sorgulamadıklarını, sorgulayacak fikriyata fersah fersah uzak olduklarını, ahlak cambazlığından iki yakalarını biraraya getiremediklerini, kadın güçsüzlüğünü kadınların bilinç altına kakan ve kadın haklarını savunduğunu arsızca iddia eden Esra Erol programı izler gibi izledim! Sadece yazık! diyebildim ve o kadar sessiz söylettiler ki etrafımdaki milyonlarca insan, kendim bile duyamadım…

Dedim ya, insanlara hayvanlar kadar değer vermem! Bildiğim nedenler, gördüğüm olaylar var. Bir köpeğim vardı, hayatım boyunca onun bana baktığı gibi hiç bir insan bakmadı yüzüme! Ya o kadar ahlaksız-yüreksiz idiler ya da yüzüme bakacak yüzleri yoktu! En acılı zamanlarda giderdim yanına, Allah’ın yarattığı o muhteşem yaratığın ve konuşurdum. Önce anlamaya çalışırcasına kafasını sağa sola sallar, sonra anlıyorcasına iki patisinin üstüne kafasını koyar ve söylediklerimi fikir süzgecinden geçirirdi. Biraz sonra ben ağlamaya başladığım zaman ise, onun da gözlerinden yaşlar akardı. Sanki, ağlama! dercesine sessizce çığlıklar çıkarırdı. Onun bu hali beni bir daha kahrederdi. Etrafımda bir köpek kadar olamayan insanlar olduğunu görmek gücüme gidiyordu. Ben dostluğu hayvanlarda gördüm, bu yüzden insanlara hiç bir tanım yakıştıramıyorum!