Bizim Öğretmenlerimiz ne kadar milli?

Hükümet, Fatih projesi kapsamında, ingilizce’nin iyi ve yeterli öğretilmesi amacıyla bir çalışma içerisinde. Bunun da haklı gerekçeleri var ve olması gereken bir durum. Çalışma kapsamında yabancı öğretmenler Türkiye’de İngilizce öğretimine başlayacaklar. Bunun üzerine doğal olarak Türkiye’de milli eğitimin milliliği üzerine tartışmalar başladı. Mesela, İthal öğretmenler milli eğitime ihanettir gibi. Asıl ihanet, liyakat sahibi olmayanların görev başında olmalarıdır, bunu anlayan yok.

Okumaya devam et “Bizim Öğretmenlerimiz ne kadar milli?”

>Türk dizi sektörünün, adam akıllı bir konusu ve teması olmayacak mı?

>

Türkiye’de, dizi eleştirileri hep yapılır ve bu eleştiriler de çoğunlukla haklı gerekçelere dayanır. Ben ise dizileri tek tek ele alarak eleştirme taraftarı değilim, ben dizi sektörünü eleştirme yanlısıyım. Bu ne demek? Yani, benim fikrim şudur; bu ülkede Fatmagül’ün suçu ne? gibi insanları “mal” yapan, Kurtlar Vadisi gibi oyunculuk ve mantık olmayan, Aşk-ı Memnu gibi saçma sapan diziler olacaktır. Bu tür diziler heryerde olur, olmalıdır da… Asıl sorun, bu dizilerin binlercesinin döne döne çekiliyor olması. Ciddi konulara ciddi yaklaşan diziler olmaması. 100 diziden 15’i pop, 10’u top, 15’i gaflet, 50’si seks, 5’i aşk, 5’i ise tarih, siyaset, felsefe, tıp, mesleki kariyer, spor, v.s, içeriyor olsa, benim için yeterli! Peki, Türkiyenin dizi sektörü nasıl bir bilinç altında idame oluyor?

Türkiye’de bir şeyi eleştirmek, ehli olmayanları işidir, kabul ediyorum. Mesela, halkımız bu dizileri hep eleştirirken, hep de onlar izler. Bu yüzden eleştirilerimizde samimiyetsiz bir toplumuz. Eleştirilen kişiler ise, bu durumu doğru kullanarak, şöyle bir savunma yapıyorlar: halk bunu istiyor! Evet, ilk bakışta bu haklı bir savunma… Ancak bir de şöyle bakarsak, bizim halkımız ne istediğini biliyor mu? Hayır, aslında tüm dünya halkları ne istediğini bilmezler. Mesela, Amerikan halkı çok mu zeki? Kesinlikle hayır! Ama Amerika da her türlü diziyi bulmak mümkün veya programı, her neyse! Sorun, Türkiye’deki senaryo yazarlarının da dizi izleyicilerinin zeka düzeyini aşamamalarıdır. Sanat, edebiyat, sinema gibi unsurlar, hangi konu ve amaçla olursa olsun, halkı etkiler ve etkilemek için yapılır. O halde, halk böyle istiyor değil, ben halkın böyle olmasını istiyorum, durumu ortaya çıkar.

Bizim toplumumuzda bulunan bazı bozuklukların temelinde medya var. Bir durum anlatılırken, izleyen durumundaki halkın alt yapısını göz önüne alacaksın. Aklı başında, kurgu ile gerçeği ayırt edebilen bir izleyici topluluğuna, “tüm teknik pozisyonlarını apaçık vererek tecavüz sahnesi izletirsen,” bunun sonucunda herhangi bir sorun çıkmaz. Ancak, ahlaki altyapısı olmayan, hayatında eline kadın eli değmemiş olmasına rağmen her ortamda kadın muhabbeti eden erkeklerin oluşturduğu bir topluma, tecavüz olayının tüm çıplaklığını izletirsen, bu durum o kişiler için eğitici bir durum oluşturur. İlle de tecavüz sahnesi çekilecekse, bu örnek teşkil etmemelidir. Ya da her bölümde, kendisi gibi saf olan arkadaşlarından “ayar” yiyen bir Polat karakterini, bu ülkenin kurtarıcısı yaparsan; plansız-programsız, gelen gidene erkeklik taslayan, (hani boyu 20 cm’lik süs köpekleri vardır ya, süslü püslü hanımların kucaklarında gezdirdikleri) bir karışlık boylarıyla herşeye havlayan insanlar yetiştirirsin…

Dizilere bu kadar düşkün bir toplumda, televizyonun eğitimsel bir rolü olduğu asla gözden kaçırılamaz. Eğitim dizi yazarlarının görevi değil, diyerek işin içinden sıyrılamazsın. Sen önce toplumunu tanıyacaksın, nasıl ki bu toplumda pembe dizilerin reyting aldığını hin bir şekilde keşfetmişsen, bu toplumun sosyolojik bir eğitime ihtiyacı olduğunu da gözden kaçırmayacaksın. Üstelik, bazı eğitimler vardır, onları asla okullarda veremezsin. Sosyal öğrenme, en maliyetsiz ve en etkili öğrenme şeklidir. Bir dizi ile onlarca cinayet işletebilirsin ya da yüzlerce sporcu yetiştirebilirsin. Ciddi konulara değinen diziler, belki fazla reyting almazlar, ancak bir kaç sporcu yetiştirmek, yüzlerce ev hanımı yetiştirmekten daha değerlidir. Çünkü, zaten yeterince ev hanımımız var.

Velhasıl, bu toplumun, Fatmagül’ün suçunu öğrenmekten daha önemli işleri var. Acilen, dürüst bir şekilde kurgulanmış önemli bir sporcunun hayat hikayesini, bir siyasetçinin ihtiraslarını, bir iş adamının uluslarası düzeydeki boğuşmalarını, bir bilimadamı topluluğunun sorunlarını ve başarılarını anlatan diziler gerekiyor. Ancak, şunu da biliyorum ki, bu ülkede bu dizilerin senaryosunu yazabilecek akla sahip senaristler, bu dizileri yayınlayacak medya patronları yok! Belki dizi çekemeyiz ama, bu işleri yapacak tek mecra kalıyor, o da bloglar! Maalesef, yılda 25 kişiye 1 kitap düşen bir ülkede de, blog okuyucuları çok az ve yorumlarda kendi fikrini paylaşabilecek internet okuyucusu da nadiren bulunuyor. Benim bu konularda şimdilik soyleyebileceklerim bu kadar! Lütfen samimi olarak söyleyin, bu konuda sizin fikirleriniz nedir?

>İçmenin de, yiyip içtiğini çıkarmanın da, bir adabı vardır, ey insanoğlu!

>

Bir zamanlar içme’siyle övünür, modernizmi ve medeniyet denilen şeyi yeyip yuttuğunu zanneden bir arkadaşım vardı. Bir tartışma sırasında, “içmenin de bir kültürü, adabı var” demiştim de, bana demediğini bırakmadıktan sonra, adeta kendini ele verircesine “içme’nin kültürü mü olur, içersin gider, biz öyle yapıyoruz” demişti…

Ne yapayım, bizler onun kadar solcu, laik, vatansever, elin kızına karısına laf atan biri olamıyorduk. Ha bilmediğimizden değil, vicdanımızdan… Nitekim bir gün geldi, bu arkadaş dedi ki, “içki içmenin de bir adabı varmış be!” bir de utanmadan benim karşımda söylüyor bunu… Arkadaş olayı anlamış sonunda, ama bizim yediğimiz hakaret yanımıza kâr kaldı. Ha bu arkadaş hala “ağzıyla içme”sini biliyor mu, derseniz, hayır bilmiyor. Bu arkadaş hala sosyal-demokrat, hala söylediği sözleri unutan, hala ahlaksız, hala karşı olduğu cemaatlerle içiçe! Yani sayın dostlar, vicdan herkesin kullanabileceği bir vasıta değildir. A. Turan Alkan’ın şu yazısı tam da bu arkadaşlara yönelik, son sözüm; “içmenin de bir adabı var, (s)ıçmanında!”

Ömer Hayyam bir rubaisinde diyor ki;
Önce kendine gel, sonra meyhaneye;
Kalender ol da gir kalenderhaneye.
Bu yol kendini yenmişlerin yoludur:
Çiğsen başka bir yere git eğlenmeye…

Not:

İçme kültürü, meyhane adabı, rakı-bar-bira hakkında, ismini hatırlayamadığım bir kişinin kitabı vardı. Eğer hatırlayabilirsem, buraya eklerim. İçtikleri içki midesinde durmayıp sokağa taşan arkadaşlara -(bu kitabı veya) aşağıdaki şiiri öneririm, umulur ki, nasıl insan gibi içilir öğrenebilirler! Yoksa, bu millet onların pisliğini temizlemekle ömrünü heba edecek…

Çilingir Sofrası

Otur ki sandalye hatırlasın,
Sandalye olduğunu.
Masa da unutur masalığını,
Elini komasan üstüne
Bakışlarını ayırmaya gelmez,
Sürahi boşalır sonra suyundan.
Kadehim kadehim dediğin şey,
Dudağını değdirmedikçe kadeh değildir.
Mezeler de bilmez renklerini, lezzetlerini,
Çatalını dokundurmazsan.
Fakat farkında mısın?
Cahit Sıtkı Tarancı

Terör Olayları ve Medyanın görev bilinci

Türkiye yeni bir oyun döneminin içerisinde bulunuyor. İsrail’le restleşme siyasetinden hemen sonra, PKK’nın saldırıları arttı. Buradan ne çıktığı belli, başka bir anlam aramaya gerek yok.

Başbakan Erdoğan, bugün “medya” üzerine bir eleştiride bulundu. Çok da haklıydı. Dünyanın hiçbir yerinde şehit cenazeleri Türkiye basınındaki kadar afişe edilmez, edilmedi. Amerika’nın Irak’taki kayıpları konusunda bir kaç fotoğraf dışında bir görsel bulamazsınız ve bir paragraftan daha fazla haber bulamazsınız. Hatta Mersin’deki gibi şehit tabutuna şehir turu attırıldığını (aktüelhaber.com’da okudum) hiç duymazsınız, ama o ayrıdır, burada basının suçu yok, bu olaya değinmemin nedeni bizim insanımızın mantalitesini ortaya koymak. Eee, böyle bir halkın basını da, ağzında şehit lafları, icraatte şehitlerin hak etmediği muamele olarak ortaya çıkar.

Şehit haberlerinin şuursuzca yayınlanmasını, yasalarla engellemek mümkün. Ancak bu durumda da hükümetin başına gelmeyen kalmayacaktır. Muhalefet partileri başta olmak üzere, Doğan Medyası ve Doğan Ekollü Fatih Altaylı bu durumu kendilerince garipseyeceklerdir. Sansürcü Hükümet naraları iyi prim yapıyor, yıllarca uyutulmuş koyun gibi bir halk nezdinde… Bu halk; Süleyman Demirel’in, susuz köye köprü yapacağı vaadine oy vermiş bir halk. El kaide, Türkiye’de saldırı yaptığında, teröristlere prim vermemek için görüntü yayımlamıyoruz, diyen Fatih Altaylı’nın kanalı (habertürk), bugünlerde milliyetçi üslup ve afişe haber şekliyle elinden geleni yapıyor. Bu acaba iç politikada şehitler üzerinden bir taraf seçme durumu mudur? Evet, sanırım öyledir!

Basın ya da medya, her neyse, önce kabul ettiklerini söyledikleri basın meslek ilkelerine uysunlar. Basın ilkelerinde yazılı olmayan, Etik İlkeleri vardır, bunlara da uymayı ahlak kabul etsinler. Yabancı yazarların yazılarını Türkçeye tercüme dışında hiçbir iş yapmayan goril köşe yazarları yerine, birazcık da fikri-sözü olan Türk gençlerine bir köşe versinler. Yalnız bir şart var; baba parasıyla okumuş, Okusford, Massasuşet görmüşler olmayacak bu gençler. Çünkü, zaten orada okuyanların düşüncelerini biliyoruz.

Türkiye’de PKK’ya su taşıyanların başında yıllardır medya yeraldı. Hatırladığım 90’lı yıllar boyunca, gazetelerimizde, Pkk’ya karşı şu tür silahlar kullanılamaz, Avrupa sözcüsü şöyle açıklama yaptı ve benzeri bir çok dış mihrak sözcülüğü yaptılar. Yalan mı? O zaman demokrasi temsilcisi olanlar, bugün Demokratik Açılım karşıtı oldular. Yalnız tek bir yerde birleşiyorlar, ağızlarından çıkan sözler bizden değil, dipnot düşülmüş sözler. Bunlar bir de milliyetçi yazar oldular. Şöyle bir söz var yörüklerde; Tuluk’un içinde ne varsa, dışına o sızar. Demekki bizim köşe yazarlarının içi geçmiş, çürümüş, dışardan sokulan birşeyler var, içlerinde…