Siyasetin temeli Ekonomi’dir; iyi tüccar kazanir

Ekonomi denilen şey öyle birşey ki, siyasetin bir numaralı yandaşı… Hangi devlet olursa olsun, ekonomi göçmüşse o devlet yıkılır, ekonomi yerindeyse o devlet yerinde durur. Biz Türkler, orta asyalardan buralara karnımızı doyurmak için gelmedik mi? Avrupalılar, coğrafi keşifleri zevkten mi, yaptılar? Sosyalizm-Kapitalizm tartışmasının temeli, ekonomik argümanlar değil midir? Osmanlı’yı yıkan asıl sebep, sosyalist Osmanlı ekonomisinin kapital batı ekonomisine yenilgisi değil midir? Yani, siyaset denilen uğraşının temeli ekonomiye dayanır. Bir siyasetçi; ekonomi ile ne kadar içli dışlı ise o kadar başarılıdır. Üretim araçları kimin elindeyse, ekonomiyi o bilir, yönlendirir. (Bunu en iyi sosyal-demokrat arkadaşlar bilirler; çünkü her siyasi muhabbet de Karl Marx’ın üretim araçlarına gönderme yaparlar. Ancak, o nazik elleri bir kere bile, çekiç-kazma-kürekle tanışmamıştır, orası ayrı. :))

Okumaya devam et “Siyasetin temeli Ekonomi’dir; iyi tüccar kazanir”

>İşsizlik ile Girişimcilik arasındaki ilişki; Girişimcilik Seçimi

>

Bugün sabah haberlerini izlerken, ismine dikkat etmediğim bir gazetede, Türkiye’de girişimcilerin %80’i, iş bulamadığı için kendi şirketini kurdu yazıyordu. Haberin içeriği de buna uygun devam edip gidiyordu. Bu başlık benim yıllardır savunduğum anlayışa çok uygun düşüyor. Eğer bir yerde imkanlar kısıtlıysa, yaratıcılık ortaya çıkar. Bir ülkede bilim gelişiyorsa, daha önceki dönemde, bilimdışılığın sıkıntısı çekilmiştir de o yüzden bilim gelişmeye başlar.

Medeniyet denilen düzenin de, toplum toplum gezmesi bu nedenden ötürüdür. Medeniyet, hiç bir toplumda insanlığın başından sonuna kadar devamlı surette kalmaz. Medeniyet el değiştiren bir olgudur. Medeniyetsizliğin acısını çeken toplumlar, daha çok çalışıp çabalayarak, bir önceki medeniyetten daha üstün bir düzen kurarlar. Ancak, bazı toplumlar vardır ki, bir kısmında medeniyetle hep bir bağ korunurken, bir kısmında hiç bir zaman medeniyet görülmez. Örneğin, Türk toplumu, her çağda, medeni toplumlarla azami ölçüde ilişki içinde kalmışlardır. Geride olsalar da, medeniyetsiz denilemez. Örneğin, Afrika’nın kabile toplumlarında ise, tarihi devirlerden bu yana her hangi bir medeni devinim görülmemiştir. Belki vardır, ama günümüz bilgileriyle buna ulaşılmış değil!

En baştaki ve başlıktaki konuya dönersek, Türkiye’de de girişimci ruhun yükselmesi böyle bir sürecin sonucudur. Doğu toplumu olarak bizler, biraz acı çekmeyi gurur sayarız. Acılı dönemlerin arkasından da bir yaparsak temiz yaparız. Türkiye’de ekonomik gelişim olduğunu, herkes görüyor. İdeolojik ağızlar bunu söyleyemese de, fikirler bunu yalanlayamaz. Bu iktisadi gelişimin altında yatan akım ise, solcuların iddia ettiği gibi kapital bir yaklaşım değil, halkçılık ile yoğurulmuş bir liberalizm’dir. 80’li yıllarda Özal’ın bazı girişimleriyle başlayan Ekonomik değişimde, Türkiye’nin açmazları açıldı. Türkiye’de günümüz şartları, Uzan Grubu, Çukurova Grubu ve Doğan Grubu gibi grupların sivrilmesiyle sağlandı. Bu gruplar, bazı taraflarca kullanılmadı da değil. Ama hiç biri Doğan Grubu kadar kendini kaybetmedi.

Türkiye’de sağcılar bir kümede solcular bir kümede yer alırken, akımın kendi özelliğinden olsa gerek liberaller bir küme oluşturamadılar. Zaten oluştursalar, liberal olmazlardı, o ayrı… Akpartili yöneticilerin, ekonomi dışında liberal olduklarını söylemek zor, hatta ekonomik yaşayış olarak liberal oldukları da şüpheli. Ancak, yaptıkları çalışmalara, liberal ekonomi kılıfı çok güzel uyuyor ve çok da başarılı oluyor. Önemli olan zaten, her ülkenin ve toplumun kendine uygun bir model bulabilmesi. Ayrıca bu modellerin her sahada aynı ideolojiyle sürdürülmesi de gerekmez. Mesela, bilimde marksist, toplum yaşamında komünist, ekonomi de liberal olunabilir. Bence bunlar çok da güzel barıştırılabilir. Şimdi çıkıp birileri böyle bir uzlaşma olmaz diyebilirler. Çünkü, felsefeci olup da filozof olamayan beyinler çok bu devirde. Zamanın da felsefe-din çıkmazını Grek filozofları uzlaştırmıştı ve bunları da çığır açtılar diye alkışlıyoruz. Sonra sanırım Farabi idi, din ile bilimi uzlaştırmak istemişti diyoruz. Sonuçta, günümüzdeki Quantum teorisi denilen şey zaten bilim ile din’in uzlaştırısından başka bir şey değildir. Yani, önemli olan topluma uygun hareket içinde bulunmaktır. Bir topluma uyan diğerine uymayabilir, bunu yapacak olan siyasilerdir. Fakat, tek nokta insanların özgür olmasıdır. Sen illaki şunu şöyle yapacaksın diye üstten ya da alttan baskı yapılmamasıdır.

Bazı işler kapital, bazıları sosyal, bazıları liberal tarzda yürür. Her işi her sektörü her insanı aynı ideolojiyle başarıya ulaştıramazsınız. Bu nedenle, öz olan, insanların girişimci ruhla hareket etmesini sağlamaktır. Herşeyi devletten bekleyen zihniyetle, her şeyi kuralsız oynayan zihniyet, aynı noktada birleşir; fakirlik… Bu nedenle, insanları oturan ya da ne varsa kırıp geçiren uçlardan alıkoyup, çalışan bireylere döndürecek akıllara ihtiyaç var. Artık ideoloji üstü, reel düşünceli, masa başı iş isteyen yerine, masa üreten şirket sahibi olacak bireylerin çıkması lazımdır. Bunun için de, biz adam olmayız diyerek ikide bir işsizliğini başkalarının sırtına yükleyen insanlar değil, ben imkansızlıklardan çare yaratırım diyecek, şahsiyetler ortaya çıkarmamız lazım. Girişimci olmanın önündeki engel, maddiyat değildir hiç bir zaman, buna dikkat edin… Girişimciliğin önündeki engel, düşünmemektir, içinde bulunduğu durumdan ciddi ciddi sıkıntı duymamaktır. Herşey bir fikirle başlar, sıkıntılar imkanlarla çözülmezler, imkansızlıklardan çözüm üretecek zihinlerle çözülürler. Parayı da kullanacak zihin olmazsa, iş kuramazsın. İşsizlik, iş kurmak için önemli bir fırsat oluyor, bu yüzden… Çünkü, gerçek bir sıkıntı çeken beyin, çözüm üretecek kapasitede bir beyin demektir, onu kullanın… Baş tarafta değindiğim haberdeki veriler de bunun göstergesidir. İşsizliğin yanında, zihniyet değişimine ihtiyacınız var, hepsi bu!

Milli Mücadelenin Ekonomi Politikasının Esasları

Mali Bağımsızlık

Mustafa Kemal, tam bağımsızlık için mali bağımsızlığı temel şart görmüştür. Bu konuda çok sayıda sözü vardır. Çok ihtiyaç olduğu halde, İstiklal Savaşı’nın finansmanında dış borçlanmadan özenle kaçınmıştır. Düyun-u Umumiye İdaresi ve Reji İdaresi ile yapılan anlaşmalarda, bu idarelerin gelirlerinin Maliye’ye yatırılması sağlanmıştır. Mustafa Kemal, Kapitülasyonlar’ın kaldırılması konusunda asla taviz verilmemesini her zaman telkin etmiştir.

Denk Bütçe

Dönemin şartları ve anlayışına uygun olarak, devlet harcamaları gelirlere denk getirilmeye çalışılmıştır. Tam teşekküllü bir bütçe tutulamasada, harcamalar için dış borçlanmaya gidilmemiş ve bütçe denkliğine göre hareket edilmiştir.

Tasarruf

Milli Mücadele’nin finansmanında dış borçlanmaya gidilmediği için, iç kaynaklara yönelinmiş ve kıt kaynaklardan imkanlar yaratılmıştır. Hem kamu hem özel harcamalarda tasarruf için kanunlar çıkartılmıştır. 1920 yılında çıkarılan “Men’i Müskiraf Kanunu” ve “Düğünlerde Men’i İsrafat Kanunu” bunlardandır. Yatırımların gerçekleştirilmesi için gerekli olan finansman ise, devlet eliyle aktarılmıştır.