Felsefe ve Felsefenin Refleksifliği nedir?

felsefenin refleksifliğiFelsefe nedir? sorusu tüm felsefe kitaplarının giriş cümlesidir. Hepsinin ortak açıklaması ise “düşünmek”tir. “Düşünme” denildiği zaman, kimse bunun üstünde durmamaktadır. Düşünme kavramının, zihinlerde yer etmesi, öyle basit bir kelime olarak algılanmaması için, felsefe nedir? sorusu açıklanırken, felsefenin refleksiflik özelliğinin de insanlara aktarılması gerekmektedir. Eğer birisine, düz bir şekilde, felsefe=düşünme’dir derseniz, o kişi bu ifadeden hiç etkilenmeyecektir. Çünkü, felsefenin “düşünme” olması, bir kelime değil bir kavramdır. Kavramlar ise, kulak ile değil, akıl ile algılanabilen varlıklardır. O halde, felsefe nedir? Sorusu, felsefenin refleksifliği ilkesinin anlatımıyla cevaplanacak bir sorudur. Peki, Felsefenin Refleksifliği nedir?

Felsefenin refleksifliği, felsefenin kendini de ele alması, sorgulaması anlamına gelir. Felsefenin refleksifliğinin ilk tanımı, felsefenin; felsefe nedir, sorusuna da cevap aramasıdır. Refleksivite, felsefe için geniş bir alanı temsil eder. Bu alan, “felsefe nedir?”den başlar, filozof nedir, düşünce, suje, obje, bilgi nedir? diye devam eder gider. Kısaca, felsefenin refleksifliği, felsefenin kendi kendini sorgulamasıdır. Zaten felsefeden beklenen de budur. Herşey felsefenin konusu olabildiğine göre; felsefe, filozof, düşünce, nesne nedir? Soruları da felsefenin araması gereken cevaplara girer. Bir diğer ifadeyle; kendi düşünce sistematiğince sorgulama yapan felsefe, kendi sistematiğini ve kurallarını da sorgulamaya alır. Böyle yapar ki, felsefe gerçek bir düşünce ürünü olabilsin, dogmalarla hareket etmesin.

Okumaya devam et “Felsefe ve Felsefenin Refleksifliği nedir?”

>Bardağı olduğu gibi görmek gerek!

>

Hacivat Karagöz neden öldürüldü? filminin bir repliğinde, “Arap memleketlerinde bir ödeme şekli bulunmuş, adına rüşvet diyorlar. Biraz para veriyorsun, işin hemen görülüyor” deniyordu. Replik tam olarak böyle değildi eminim, ama özü bu idi. Osmanlı Devleti’ni ve cemiyetini allak bullak eden işte bu anlayış değil miydi? İşin görülsün, oturduğun koltuk kıçına yapışsın da, gerisi önemli değil, anlayışı! Yani ahlaksızlık karşısında direnmek yerine, ahlaksızlığa teslim olup bile bile günah işlemek ve ondan sonra da dünyevi kazançları masaya koyup bardağın dolu tarafını görmeye çalışmak… Din, iman, ahlak muhabbeti yapıp günde beş vakti, yılda 365 günü molla geçirip ardından da rüşvetle iş yapmak, araya adam sokup makam sahibi olmak, kişinin arkasından konuşup kendi lehine kamuoyu oluşturmak bardağın dolu tarafı oluyor; bu yaptıklarından dolayı hesaba çekilmek, bardağın boş tarafı oluyor ve sen de boş tarafı görmezden geliyorsun! Ondan sonra bir de utanmadan, bizden adam olmaz, bu millet ahlakını yitirmiş, bu devlet düzelmez edebiyatı yaparsın. Sonra bir de bardağın dolu tarafını görmek lazım dersin…

Bir tek bardağın boş tarafını ya da bardağın dolu tarafını görmek, insanlığa aykırı bir şey… Böyle bir bakış, iki yüzlülükten başka birşey değil! Demek ki bir hata var ve sen onun üzerine gitmekten acizsin. Çulun (halının) altına süpürmek senin yaşam tarzın olmuş! Halbuki, yanlışların farkına varıp düzeltmek değil midir, aslolan! Üstelik sen -bizzat sen- dost sohbetlerinde bunu öğütlemez misin herkese, bilgiç tavırlarınla… Hey gidi hey, işte bu yüzden ben; ne milliyetçiyim diyenlerden, ne sosyal demokratım diyenlerden, ne solcuyum ne sağcıyım diyenlerden hoşlanırım. Çünkü hangi niteleme olursa olsun kendi alçaklıklarını kapatmak için uydurdukları birer sulu boyadan maskelerdir. Sen kendini tanımladığın gibi yaşayabiliyor musun, ben ona bakarım!

Söylemek istediğimin özü şudur aslında… Bardağın dolu tarafını görmek değildir, hayat! Gelecek kuşaklara bırakılacak olan saçma bir dalkavukluk felsefesi değildir. Geleceğe bırakılacak en büyük eser; Bardağın hem dolu hem boş tarafını görebilecek zihinlerdir. Kimse kimseyi uyutmamalıdır. Realist kafalar başarıya yakındır. İki büyük düşünce akımı yaşamı şekillendirir. Yapılan işlerde ciddiyet sağlayan, idealizm ve yaptığının ne olduğunu anlamayı sağlayan realizm

Bardağın dolu yanını görenler, kısa vadeli mutlulukların, başarıymış gibi yutturulduğu kişilerdir. Hep bir kenara, kolaya kaçma vardır bunlarda… Bir işi maddi ve manevi yönleri ile tartabilen insanların inanacağı bir felsefe değildir bu! Bir bardağı, bir insanın hayatı olarak ele alırsak, yarısı yeter bana demek değildir ki, kişilik! Bir insanın şahsiyeti, kendi hayatını tümüyle kabullenmedir. Kendinden haberdar olmayan ve kendinden kaçanlara da zaten, şahsiyetsiz denir. Lütfen herkes kendi bardağını olduğu gibi görsün.

>Dünyadaki Yeni Dengeler ve Türk Halkının içinde bulunduğu duruma dair!

>

Batı Dünyası, yıllardır peşinden sürüklediği Türkiye’yi, komşuları ile ayırıp yanına çekmeyi beceriyordu. Bir yandan Pkk’ya destek verirlerken diğer yandan Pkk’yı terör örgütü ilan eden batı dünyası, artık bir yol ayrımına gelmişti. Kendi coğrafyasıyla işbirliği yapmayı, ideolojik kaygılarla reddeden Türk siyasetçiler, batı dünyasının da izniyle on yıllar Türkiye’nin başında kaldılar. Kısır çekişmelerin politikacısı olan bu insanlar hep koltuklarında kalırken ve başta Doğan Medyası bunları desteklerken, büyük abi ABD’yle restleşmeyi göze alan Türk siyasetçiler, ya bunu canları ile ödediler ya da iktidardan düşürüldüler. Mesela; Süleyman Demirel hep söz sahibi olurken, Özal öldürüldü, Ecevit’in başı beladan kurtulmadı. Ancak, Ecevit akıllı adamdı, önce Amerika’ya yaklaşıp sonra tüm politikaları tekrar düzenliyordu ki, Türkiye’yi bu hale getiren Amerikan işi Kontrgerilla sözünü ilk o dillendirdi ve son bir kaç yıla kadar da bunu kimse göremedi.

Son günlerde farklı seyreden Türk Dış Politikası, bazı iç çevrelerce anlamlandırılamıyor ve eksen kaymasından bahsediliyor. Aslında eksen denilen şey kaymıyor, tam tersine olması gereken yere geliyor. Türkiye’deki solcuların da Amerikancı olduğu da ortaya çıkıyor, aslında… Yıllardır solcu dediklerimiz, şimdi hep birden Amerika’yı savunuyor. Eğer yaşasa idi, Nazım Hikmet bu duruma ne derdi acaba! Hep söylerim, Nazım Hikmet’i anlamak, sosyal demokrat’lara düşmez bu ülkede… Ya komünizm’i savunursun ya da sosyalizm zırvalığının edebiyatını yapıp, erkekçe savunamadığın komünizmi sosyal demokratlıkla sıvarsın. Daha komünizm ile sosyalizmi kavram olarak algılama sorunu yaşayanlar, bu ülkenin ne iç politikasını ne de dış politikasını kavrayamazlar. Dünyayı rakı şişesinin dibinden görmeye çalışan, Haydar Dümen’in seksoloji sayfalarıyla günden takip ettiğini sanan sosyal-demokrat ağızlılar, Nazım Hikmet’in ismini anmayı haketmezler.

İsrail’in gemi baskını üzerine gerilen ilişkiler, dolmuş olan bardağı taşırma gereksinimi idi. Yıllardır PKK’nın arka bahçeliğini yapan İsrail ile ilişkiler bir anda değişmedi. Gündemi takip etmekten aciz köşe yazarlarının şakşakçı okurları, birkaç yıl geriye bakabilseler ve bu günlerin haberini zamanında vermiş olan Ecevit’i yeterince dinlemiş olsalar idi, İsrail’le olan soğuk ilişkilerin Ak parti iktidarı ile ilişkili olmadığını görürlerdi. Hala bu bağı kuramayanlar bir de solcuyuz, açık görüşlüyüz diyecekler utanmadan… Solcuyum demekle solcu olunmuyor, işte! Aynen din-iman muhabbeti yapıp da, gelen geçen kızlara laf atmanın, dindar yapmadığı gibi… Her iki güruh da, bağnazlaşmış durumda!

Yeni bir düzen kurulurken bunu birçok kişi, o an için hiç mi hiç anlayamazlar. Ancak ağızları kese olmayan bu kişilerin herşey hakkında düşünmeden söyleyecekleri birşeyler vardır. Yeni düzeni algılayamayanların en azından birazcık düşünmelerini istemek çok mu olur acaba? Bir söz var; düşünmeden konuşanlar, konuştuktan sonra düşünmek zorunda kalırlar, diye! Ancak ne var ki, bu ülkenin düşünmeden konuşanları, sözlerinin ne ardında durma ne de söylediklerini düşünme vicdan sızısı çekmiyorlar. Galiba bu şahıslarda vicdan yok… Her neyse, Türkiye hakkında en son konuşması gerekenler, hep konuşuyorlar. Daha dün izlediği haberle şu anda izlediği haber arasında bağ kuramayanlar, felsefeden, siyasetten bahsediyorlar. Ne 60’ların politize gençliği ne de 90’ların apolitik gençliği, bu ülkeye bir şey verdi. Çünkü bilmek değil önemli olan, önemli olan Düşünmek… Değişime direnmek ne getirir, statüko ne getirdi Osmanlı’ya! Türkiye’nin kurucu ilkelerinden biri değil midir, İnkılapçılık! İnsanın zoruna en çok da ne gidiyor biliyor musunuz? Simgesi’nde yer alan oklardan biri İnkılapçılık’ı simgeleyen bir partinin, Türkiye’nin en statükocu çevresini temsil ediyor olması… Biz Osmanlı’daki beşik ulemalığının yobazlığından çekmedik mi? Şimdi, tekrar bir beşik ulemalığına ne gerek var. Osmanlı’nın yobaz çevresinin devamı olanlar, günümüzde kendini değiştirmiş ve geliştirmişken, modern dünyayı takip eder hale gelmişken; bu milleti bağnazlıktan kurtaran bir siyasi akımın temsilcisi olanlar bugün niye aynı hataya düşerler ki?

Yazıklar olsun, kendi koltukları uğruna bu ülkenin saf insanlarını kandıranlara! Yazıklar olsun, kendini modern addeden, dünyadan bi haber düşüncesiz insanlara… Yazıklar olsun, 40 yıllık goril köşe yazarlarının fikirlerini, kendi fikirleriymiş gibi savunan, mürekkep yalamış (üniversite görmüş) gençlere! Genç olup da, dinamizmi temsil etmesi gerekirken, içki sofralarında ihtiyarlar meclisi kuran gençlere yazıklar olsun! Ve, lanet olsun; cehaletini küfrü ile örtmeye çalışan ahlaksızlara!

>Garibanlık, suç değil!

>

Uyarı:
Bu yazıda, argo ifadeler yer almaktadır. İsterseniz, bu sayfayı okumayabilirsiniz, bu seçiminizde özgürsünüz!

İnsanlar, kısım kısım, biçim biçimdir. Her renkten her niyetten bulursun, Ademoğlu’ndan… Çare de çaresizlik de, aşk da nefret de insan için… Her an düşmek de insanın fıtratında var, her an kalkmak da… Kısaca, insan kendi içinde bir evren taşırken, bu tek tek evrenler bu koskoca evreni oluşturmuşlar!

Hazır buldumcu, beleş yaşayanlar da var bu evren içinde! Hiç farkında olmadan başka evrenlerin… Ama en zor meslek, garibanlık. Öyle zor ki, her gün zamanla güreşirsin, akşam olup yorgun düşüp uykuya daldığında, galip mi mağlup mu olduğunu bile anlamazsın… Sabah kalktığında, yine aynı yerden başlarsın, bir sonraki round’a. Bu, büyük ve ömür boyu sürecek bir harbin, küçük muharebesidir aslında. Ve, bu savaşın sonunda, kaybettiklerinin ve kazandıklarının muhasebesini bile yapamazsın! Çünkü, daha son yumruğu atmamış ve son yumruğu yememişken gelir Azrail! Muhasebesi yapılmamış bir hayatı yaşarsın, sonu geldiğinde gitmiş olduğun bir savaşın! Ve, bu ömrün sonunda, senin muhasebene iki yerde bakarlar. Dünyadakiler, olur olmaz atarlar ardından ve yargılarlar. İyi söyleseler bile, kahrına gider, senin! Bir kez bile çaresizliğine çare olmayanlardır çünkü, senin savaşının üzerine muhasebe yapma yüzsüzlüğü gösterenler!

Diğer muhasebe mi? O da ahirette yapılır. Artık sen, yaptıklarınla hesaplaşırsın… Burası için söylenecek pek birşey yoktur aslında! Ya cennet, ya cehennemliksin!

Kendi muhasebesini bile kendi yapamayan insanlar, niye birbirini ötekileştirir ki? Bazı, kendini üstün gören, herkes ve herşey hakkında atıp tutan ve ardından biz adam olmayız edebiyatına yatan insanlar, bir kez olsun zihinlerini fikir fakirliğinden kurtarmazlar. Düşünmek, çene çalmaktan daha mı zordur acaba? Alış veriş merkezi meraklısı, marka takıntısı, boğazına soktuğu ekmeğin nerden geldiğini bir an bile düşünmeden, beton üstünde yetişen bu otlar; bir garibanın kız arkadaşı edinmesini, sokakta yürümesini, fikir sahibi olmasını, niçin anlayamazlar ve şaşkınlıkla karışık burun kıvırırlar.

Hangi kalite yemek yersen ye, nereden yersen ye, kaç paraya yersen ye, o yediklerini çıkardığında bir dön bak, göreceksin ki, o çıkanlar bir tek şeye benzerler, ona da türkçe’de “bok” denir ve bu noktada, tüm insanlar eşitlenir. En iğrenç ve en zayıf olduğun durumda, herkes ile eşitleniyorsan, kendini nasıl üstün görebiliyorsun? Havan kime, yabancı?

Bak şimdi, ben sana bir uyarı yapayım… Bundan sonra, kimseye laf atmayacaksın. Kimsenin özrü üzerinden prim yapmayacaksın. Hiç kimseyi “sen nasıl kız arkadaş edinirsin?” diye yargılamayacaksın. Sen marka giyinemezsin, demeyeceksin. Sen ne yapacaksın, biliyor musun? Önce gidip bir güzel poponu temizleyeceksin, sonra çeneni kapayıp oturacaksın. Yoksa, senin de, diğer insanlar gibi (s)ıçtığını herkese söylerim. Ondan sonra da kıçın, sıfatının önüne geçer! Ve senin suratına bakan insanlar, (g)ötleri ile gülerler.

Şiirlerim – isimsiz 1

Artık yazamıyor muyum, yahu!
Kaç kez niyetlendim, gelmedi, ilham…
Hani, boşverecem ilham’ı, ama…
Bir tek o gelirdi, tek tabanca yaşantıma…

Sen de gel;Ben, sen, ilham; üçümüz…
Artık hem, mutlu şiirler yazarım…
Seni üzmem, çok nadir kızarım!

Yok, yok, yok…
Sakın gelme,İlham’la aramıza girme!
Biz öyle bir oyun tutturduk ki!
İlham çalıyor, ben söylüyorum…
Allah aşkına çekil git!
Ben ne dediğimi, bilmiyorum…
29 Mart, 2009, 05:53