Libya’ya bakarak, Atatürk’ü anlamak…

Üç kıtaya hükmeden Osmanlı, Afrika’yı bırakıp geldiğinden beri nerdeyse 1 asır oluyor. Arap Yarımadası’ndan kovulalı beri de öyle. Anadolu’nun evlatları son ana kadar oralarda, çöllerde kan akıttı. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal de, Libya’da savaştı, savundu. Ancak, tarih kendi bildiğini yaptı, bizler kan döktüğümüz topraklardan ayrıldık. Tarih’e kafa tutan bir kişi vardı; Mustafa Kemal!

Mustafa Kemal Misak-ı Milli sınırları içerisinde Milli Mücadeleyi başardı. Ayriyetten, bir şeyi daha milli mücadelenin silahlı safhası kadar hatta daha çok önem vererek gerçekleştirdi; İnkılaplar. En büyük iş ise, O’nun da dediği, Türkiye Cumhuriyeti idi. Cumhuriyet, çok önemli bir kavram. Bu bugünlerde daha iyi kavranıyor.

Türkiye’nin Cumhuriyet modeli, yapmacık bir isimden daha ileri bir şey. Dünyada her devlet Cumhuriyet ismini kullanıyorsa da, gerçekten cumhur’un yönetime katıldığı pek az devlet var. Demokrasi kavramının Cumhuriyet’le bileşkesi önemli bir şey. Halkın iradesi ancak böyle yansıyor.

Osmanlı’dan ayrılan toprak parçaları üzerindeki halklar (Ortadoğu-Kuzey Afrika) adı Cumhuriyet kendi Krallık rejimleriyle yönetiliyorlar. Her yere demokrasi, cumhuriyet ihraç eden Batılılar, bu ülkeler daha Osmanlı’dan ayrılırken niçin hemen Cumhuriyete geçirmediler. İngilizler, Fransızlar ve diğerleri, buralara birer kazık dikip (krallara söylüyorum) kendilerine bağladılar, ne varsa sömürdüler, buraların halkını cahil bıraktılar. İşlerine iyi geliyordu. İşte bu durum hala çok işe yarıyor. Sanki, şimdiye kadar devlet kurmayı başarmış, özgürlük denilen şeyi tadmış gibi, krallarına ayaklanıyorlar. Lakin, bu arada ülkelerinin işgal edildiğini anlamıyorlar. Çünkü, kendileri can vererek bir vatan kurmadıkları için, devlet kurmanın ve yıkmanın ne olduğunu algılayamıyorlar. Bakın tüm Arap ve Afrika Halkları’na; hiç birinin halkı gelişmiş değil. Kralların şenlik-esenlik törenlerinde gördükleri zenginlik dışında biryerden haberleri yok. Vatanlarına saldırıldığında da sesleri çıkmıyor. Demokrasiler de herkes kendi devleti için fikir-hizmet üretir, krallıklarda ise halk şöyle düşünür; Kralımız herşeyi düşünür. Hele de Arap Halkları olunca, herşeyin kulağını kuyruğunu salıverirler.

İşte Mustafa Kemal’in önemi burda ortaya çıkıyor. Atatürk, Türkiye’nin her alanda dış dünya ile işbirliği yapmasını, yeniliklere açık olmasını, şeffaf bir toplum olmasını istedi. Yetkilerin halk tarafından kullanılmasını, kendini koruyup kollayacak gücü oluşturmasını, çağın gereklerinden yararlanmasını sağlamak için Cumhuriyeti ve çok partili hayatı istedi. Nitekim, bunun doğruluğu bugünlerde ortada duruyor.

İslam Ülkeleri, Krallıklarla yönetiliyorlar. Bu nedenle kapalı toplum durumundalar. Bırakın bazı ülkelerde yükselen gökdelenleri. Hepsi de cehalet içinde boğuluyorlar. Bilimden, teknolojiden, sanattan bihaberler. Savaş sanat ve teknolojilerinde göstermelik tatbikatlarla uğraşıp duruyorlar. Kapalı ekonomik sistemde, kimse üretemiyor, ürettiğini kendi yiyor, tek ihraç malları batı tekelindeki petrolleri oluyor, bunu da kralları yiyor. Halk ise kepazelik içinde uyuyor. Ne kalkın diyen var ne de kalkmaya niyeti olan bilinçli, dış dünyadan haberdar bir halk! İşte bunların sorumlusu kapalı rejimlerdir. Az olsun hepsi benim olsun kafasındaki yönetimler, sırayla Irak ve Libya’nın kaderini paylaşacaklar. Mısır uyarıldı, şimdilik duruldu. Bence bundan sonraki ülke Suriye’dir. Beşar Esad’ın Türkiye’nin telkinleriyle, bazı kıpırdanmaları varsa da, çok geriden geliyor. Suriye’nin bir an önce ekonomik, rejimsel, sosyal açılımlar yapması lazım. Yoksa, sıradaki o olacak, bu bize de dokunacak. Belki de Suriye’nin şansı, Türkiye ile iyi ilişkiler kurması olacak. Mustafa Kemal’in İnkılaplarının meyvelerini onlarca yıl sonra şimdi topluyoruz ve ne kadar akıllıca iş yaptığını göre göre yaşaya yaşaya anlıyoruz.

>Cumhuriyet nedir, kim atar, kim kapar, en son kimde kalır?

>

Bugün bir haber vardı, Cindoruk’un sözlerine atfen, şöyle diyordu Cindoruk: Cumhuriyeti kaptırdık. Ötekileşmek ve ötekileştirmek ne de kolay bir vaziyet oldu Türkiye de, hem de bu çağda. Demek ki, okullarda bizlere öğretilen, adeta ezberletilen “Türkler hoşgörülü insanlardır” ifadesi yanlışmış. Belki de doğrudur. Olabilir mi, herkes Cindoruk gibi öteki olarak görüyor mu, içinde bulunduğu cemiyetin efradını? Bunlara bir cevap arasak ya da arar gibi yapsak nasıl olur?

Öncelikle, haber kaynağını vereyim de, bi yerimden uydurduğum hissinden sizi kurtarayım, haberin içeriği şurada! Sonra okursunuz, biz izninizle şimdi devam edelim, ama konumuzun açılmasına dayanak teşkil edecek kısmı alıntı olarak belirteyim: Bu Cumhuriyeti geri almak zorundayız. Bu Cumhuriyeti kaptırdık, bu Cumhuriyet, bizim ortak kurduğumuz 1923’teki Cumhuriyet değil artık, diyor Cindoruk…

Cumhuriyeti kaptırdık ne demek! Atatürk bu cumhuriyeti sadece Cindoruk’lar için kurmadı. Bu devletin içinde hilafet yanlısı da var, cumhuriyetçisi de var, saltanatçısı da var. Atatürk bunları bilerek ve tüm bu insanlar için kurdu bu cumhuriyeti. Cindoruk’un kaptırdık dediği insanlar da bu cumhuriyetin çocukları, bu cumhuriyet için onların dedeleri de kan döktü. Cumhuriyeti kaptıranlar Türk de, Cumhuriyeti kapanlar gavur mu? Cumhuriyeti kim daha yükseğe çıkartırsa, varsın onlar kapsınlar. Cindoruk, bugüne kadar bu Cumhuriyet’e ne verdi?

Birazcık tarih bilgisi olan bir kişinin yapacağı bir ayıp değildir bu. Cumhuriyetten önce, Cindoruk’un eleştirdiği yönetim vardı. Asıl birisi bir şey kapmışsa, onlar Cumhuriyeti kuranlardır. Cumhuriyeti kuranlar da haklıdırlar. Çünkü köhnemiş sistemin ömrü tamamlanınca, doğal olarak Mustafa Kemal ve arkadaşlarından bir kısmı, Cumhuriyet rejimini kurdular. Ama Mustafa Kemal, kimseyi ötelemedi. Şimdiki Cumhuriyetçi Cindoruk gibi, Cumhuriyeti ben kurdum siz defolun demedi. Onları da kabul etti. Lakin, Cumhuriyeti, inkılapları ve Atatürk’ü hiç anlamamış olan Cindoruk gibi zamane politikacılar, Türk halkını ötekileştiriyorlar. Cindoruk, cumhuriyeti kaptırdığını düşünüyorsa, hiç korkmasın, kapanlar da bu ülkenin evlatları…

Cumhuriyet rejimi, halkın kendini yönetecek kişi ve kurumları ortaya çıkarma iradesi değil midir? Akparti iktidarını kuran da bu halktır. Dışarıdan 15 milyon sayıda birileri gelip oy kullanmadığına göre, bu hükümet, bu milletin, Cumhuriyetçilik ilkesine uygun olarak kurduğu bir siyasi oluşumdur. Yani, Cumhuriyet kavramı, bizzat bunu emreder. Oysa, Cindoruk Cumhuriyeti kaptırdığını söylüyor. Kapan kim? Cevap; Cumhuriyetin hak ve izin verdiği Türk halkı!

Cindoruk’un başında bulunduğu parti (DP), günümüzde Akparti’yi iktidara taşıyan seçmenin büyük bir kısmının, geçmişteki partisi değil midir? O halde, geçmişte Cindoruk’a oy verenler, bugün Cumhuriyet’i ele geçirenler olmuyor mu? Bu ne perhiz ne lahana turşusu? Şimdi Cindoruk, bu çelişkiler üzerine nasıl bir akıl yürütüp de, bu insanlardan oy isteyecek? Yüz bulabilecek mi? Yüz bulabilecek mi, derken; bunlar tabiki yüz bulacaklar. Yıllardır oy alamadıkları halde, hala bir tabela partisinin gölgesinde siyasette var olmaya çalışıyorlar. 80 küsür yaşından sonra parti başkanı olan Erbakan, bunu göstermiyor mu? Allah aşkına söyler misiniz, Erbakan o ihtiyar haliyle, hangi müzakereyi yönetebilir ve bir yabancı mevkidaşına karşılık Türkiye’nin hakkını savunabilir. Yapmayın yahu, geçti artık o dönemler…

Cindoruk, Cumhuriyeti savunurken, önce Cumhuriyet ne demektir onu öğrensin… Cumhuriyet yönetiminin asli unsuru olan Cumhur’un (halk), seçimine saygı göstersin… Akparti’yi eleştireyim derken, aslında Cumhuriyet karşıtlığı yapıyor, artık bunun farkına varsın. Cumhuriyet 1920’lerdeki Cumhuriyet olmayabilir, doğrudur, gelişmiştir. Ancak, Atatürk’ün Cumhuriyetçilik anlayışı, Cindoruk’un anlayışının tam karşıtıdır. Cumhuriyeti, Cindoruk kaybetmiş olabilir, doğrudur; aslında hiç bir zaman eline geçirememiştir. Çünkü, Cumhuriyet halkındır ve bu halk Cindoruk gibi cahillere karşı hep savunacaktır. Cindoruk’un Cumhuriyetten anladığı, koltuk’tur. Halk, Atatürk’ün armağan ettiği o koltuğu kimseye kaptırmaz, kaybetmez. Cumhuriyeti kaybedenler, Onu; halkın içinde arasınlar!

Atatürk’ün Cumhuriyet rejimi ve Cumhuriyetçilik üzerine sözleri

Mustafa Kemal Atatürk’ün, kurmuş olduğu devlet için seçmiş olduğu, Cumhuriyet Rejimi ile ilgili bazı sözleri!

“Cumhuriyet, düşünce serbestliği taraftarıdır. Samimi ve meşru olmak şartıyla her fikre hürmet ederiz. Her kanaat bizce muhteremdir. Yalnız karşıtlarımızın insaflı olması lazımdır.” (1923)

“Cumhuriyet ahlaki fazilete dayanan bir idaredir. Cumhuriyet fazilettir. Sultanlık, korku ve tehdide dayanan bir idaredir. Cumhuriyet idaresi, faziletli ve namuslu insanlar yetiştirir. Sultanlık, korkuya tehdide dayandığı için, korkak, alçak, sefil, rezil, insanlar yetiştirir. Aradaki fark bunlardan ibarettir.” (1925)

“Bugünkü hükümetimiz, devlet teşkilatımız doğrudan doğruya milletin kendi kendine, kendiliğinden yaptığı bir devlet teşkilatı ve hükümettir ki, onun ismi Cumhuriyet’tir. Artık hükümet ile millet arasında geçmişteki ayrılık kalmamıştır. Hükümet millettir ve millet hükümettir. Artık hükümet ve hükümet mensupları, kendilerinin milletten ayrı olmadıklarını ve milletin efendi olduğunu tamamen anlamışlardır.” (1925)

“Cumhuriyetçilik ve toplumsal inkılap, laiklik ve yenilikseverlik Türk’ün öz malı ve özelliği haline geldiğini görmek, benim için büyük bir bahtiyarlık olacaktır.”

“Cumhuriyet, Türk milletinin refah ve yükselmesi yolunda asırların görmediği başarılara erişti. Milletin eğilimlerini ve ihtiyaçlarını bularak ve öğrenerek onun refah ve gelişme gereklerini gerçekleştirmekte Cumhuriyetin az zamanda elde ettiği neticeler, Cumhuriyet idaresinin milletimize hazırladığı geleceğin istikbalin daha ne kadar parlak olduğunu tahmin ettirmeye kafidir. Asla şüphe yoktur ki, Cumhuriyetin gelecek evlatları, bizden daha çok müreffeh ve bahtiyar olacaktır.” (1927)

“Milli kararlılık ve bilincin kıymetli eseri olan aziz Cumhuriyet’in, bugünkü ve yarınki neslin demir ellerinde her an yükselip sağlamlaşacağına güvenim tamdır.” (1927)

“Cumhuriyet yeni ve sağlam esaslarıyla, Türk milletini emin ve sağlam bir istikbal yoluna koyduğu kadar, asıl fikirlerde ve ruhlarda yarattığı güvenlik itibarıyla, büsbütün yeni bir hayatın müjdecisi olmuştur.” (1936)