Pardus Topluluk Sürümü 3.0 (izlenimler)

pardus-topluluk 3.0
(arka plan görseli “kişisel tercih”tir.)

Pardus’un isim hakkı üzerinden gönüllülerin geliştirdiği Pardus Topluluk Sürümü 3.0 sürüm adayı 1, bir süredir kullanımda.

Pardus Topluluk 3.0’ın ilk aday sürümü; önceki sürümlere göre kesinlikle daha hızlı daha kararlı. Güncellemeler daha derli toplu. Görseller daha estetik.

Birkaç küçük problem dışında şu an sorunsuz kullanılabiliyor. Bu problemler de, linux sistemler konusunda genel bir bilgisi olmayan, acemi kullanıcıların yaşayacağı ancak hemen çözebileceği problemler.

    Bazı küçük problemler

  • Bluetooth ile cihaz bağlanması konusunda bir sıkıntısı hala devam ediyor. Cihazı bulmasına rağmen, sürekli yeni cihaz aramaya devam ettiği için bazı zamanlarda uzun süre bekletebiliyor. Bunun çözümü de şöyle: eğer telefonunuzu bağlayacaksanız, bilgisayardan değil de, telefonunuzdan taratma yaparak bilgisayarınızı ekleyebilirsiniz. Böylece saniyeler içinde eşleşme gerçekleştirilebilir.
  • Güncellemeler konusunda, paket depolarına bazen ulaşılamayabiliyor. Ancak önemli bir sorun değil. Bulunamayan bir paket, bir sonraki denemelerde, sorunsuzca indirilebiliyor. Paket depolarındaki çalışmalar, internet kesintileri gibi nedenlerden kaynaklı olabilir.
  • Linux müzik çalar yazılımı Amarok’un, codec eksikliğinden kaynaklanan, mp3 dosyalarını tanıma konusunda bir sorunu var. Yani sistemi ilk kurduğunuzda, mp3 dosyalarının çalınamadığını görürseniz, synaptic paket yöneticisiyle, mp3 codec yüklemeniz gerekecektir ve yeterli olacaktır. (gstramer1.0-fluendo-mp3)
  • Bir diğer konu da, topluluk 2.0’a göre çok çok daha ilerlemiş olmasına rağmen bazı Türkçe çeviri eksiklikleri. Ancak bu konuda da Pardus Topluluk ekibinin ciddi şekilde çalıştığını, 2.0 ile 3.0 arasındaki farktan anlayabiliyoruz.

Pardus Topluluk 3.0 şu an için kararlı sürüm adayı olarak çıkmış olsa da, gerçekten kararlılık konusunda sorun çıkarmıyor. Oldukça iyi bir iş çıkarıldığı görülüyor. Pardus Topluluk web adresi’ne pardus.net.tr’den ulaşabilirsiniz.

Asır sonra Türkiye’nin rotası

Birinci Dünya Savaşı’nın (terminolojiye uygun ifadeyle; Birinci Paylaşım Savaşı) temel sebebi, Gelişmiş ülkeler’in sömürgeleştirdigi dünyada, Siyasal birliğini geç kurmuş İtalya ve Almanya’nın da paylaşımdan pay almak istemesiydi.

Hammadde ve pazar pastası’ndaki paylarını paylaşmak istemeyen gelişmişler ile, pay almakta ısrarcı olan Gelişmekteler arasında bir sürtüşme çıktı. Osmanlı Devleti ise her ikisine uymayan kendisini gizli anlaşmalarla paylaşılmak üzere bulan bir ülkeydi. Gücünü yitirmiş osmanlı, can derdine düşmüş, nereye yaslanacağını bilemez durumdaydı. Sömürge yarışına girecek bir atılımı yoktu hatta kendisi bizzat sömürülmesine başlanan ve sömürülmesi planlanan topraklar üzerindeydi. Sonuç; bugünkü hukuksuz çizilmiş haritalar ve demokrasi havarisi batılıların, demokrasiye zıt şekilde teşkil ettikleri, azınlıkların hükmettiği ortadoğu ve afrika ülkeleri…

Bugün dünyada yine bir paylaşım savaşı veriliyor. Yine uzun aradan sonra -aslında 100 yıl tarih’te uzun değildir- yine bir paylaşım eşiğindeyiz. Yine gelişmişler ve gelişmekte olan ülkeler ikilemi var. Bu kez denklem daha muallak. Türkiye, kendine benzeyenlerle beraber mücadele veriyor ancak çok daha zorlu ve bazı ayrışan tarafları var.

Türkiye, bir önceki paylasimda pay edilmiş bir devlet. Bir önceki süper güç olan bir devletin halefi. Dünyanın karşısına aldığı bir Medeniyet’in lideri. Kendi içindeki düşmanları, dış düşmanlarından daha etkin. Tüm bunlara rağmen, çok daha derin dinamiklere sahip. En büyük kozu da jeostratejik konumu, jeopolitik algısı.

İster gelişmişler olsun ister gelişmekte olanlar, ne Türkiye’siz olabiliyorlar ne de Türkiye ile olabiliyorlar. Tüm çıkar çatışmalarının merkezinde, kriz merkezlerinin tapusu elinde bulunan bir Türkiye olgusu var.

Türkiye’nin şu an ki çırpınışı, tıpkı İtalya ve Almanya’nın birinci dünya savaşına gelirken ki durumunu yansıtıyor. “Siyasal birliğini geç kurmuş Almanya ve İtalya…” diye başlanan paragraflarda, tam 100 yıl sonra şu an için Türkiye’nin de ismi geçiyor. @asır önce hiç soru sorulmadan paylaşılan Osmanlı, sadık evladı olan Türkiye ile asır sonra, tapu belgelerini göğüs cebinden çıkarmaya çabalıyor. Türkiye’nin “1. dünya savaşı Almanya’sından ayrılan tarafı ise, kendine yabancı coğrafyalara saldırı değil, bizzat kendinden zorla ayrılmış uzuvlarına sahip çıkma, kendine “medeniyet tezahürü olarak” görev saydığı “vatan”ları, sömürgelikten bertaraf edebilmek.

Bu durumu, tarihci metodolojisini bilenler ve terminolojiye hakim olanlar kavrayabilir. Bu sahip çıkış sadece inançla, siyasi geçmişle bağdaştırılarak da idrak edilemez. Bir medeniyet bağı olmasa bile, sade bir mantıkla, sadece kendi dünya konumlamasıyla bile, yani komşuluklardan doğan hakla bile, bu coğrafyanın geleceğinin planlanmasından Türkiye sorumludur.

Türkiye, yeni paylaşım sürecinde, pay kapmanın merkezinde yeralıyor. Dünyada bu boyutta bir asırdır sömürülen başka bir coğrafya yoktur. O koskoca batıyı bu kadar medeni(!) yapan kaynaklar, Türkiye’deki sığ kafalıların “atalarımız çöl fethetmiş” diye kendi geçmişiyle “tamamen gerçek dışı” dalga geçmelerine işaret buyurdukları topraklardır. Önündekini görememek, ancak “okumuş cahillerin” becerebileceği bir iş olsa gerek.

Bu coğrafyada kurulacak süper güçler gerçekten “süper” olur, ancak kurulması da bir o kadar güç olur. Bu da Türkiye’nin meselelerini dallandırıp budaklandırıyor ve diğer Gelişmekte Olan Ülkeler’den ayrışıyor.

Harre Muharebesi (Harre Vak’ası) 683, 27 Ağustos

Harre Muharebesi, Müslümanlar arasındaki nifak’ı arttıran olaylardan biridir. İdeolojik yönetim tercihleri sebebiyle sürekli kendi zamanında ve sonrasında hoşnutsuzluk uyandıran Emevi Hanedanlığı ve bunların iktidarına siyaseten karşı çıkmış Müslüman gruplar arasındaki kanlı zulümler olmuştur. Harre Olayı da bu İslam toplumunun birliğine zarar veren olaylardan biridir.

Emevi hükümdarı Yezid, başa geçtikten sonra peşpeşe gelen İslam dünyasındaki kanlı olaylar, Hz. Hüseyin’in şehit edilmesiyle başlar. Zaten Emevi iktidarına tepkili olan Müslüman gruplar, Hz. Hüseyin’in şehit edilmesiyle beraber daha şiddetli bir muhalefet tarafına çekildiler. Hicaz’da bulunan Abdullah bin Zübeyr, Yezid’e biat etmedi ve Mekke-Medine bölgesinde hakimiyetini ilan etti, Kufe’ye vali gönderdi. Bu durumu kendi iktidarına galebe olarak gören Yezid, Abdullah bin Zübeyr üzerine ordu gönderdi. Emevi başkenti Şam’dan çıkan ordu, Medine yakınlarına geldi.

Yezid’in ordusu, Medine’ye yakın olan Harre denilen yerde, isyan edenlerle karşılaştı. Muharebe, kısa zaman biriminde çok kan dökülerek, Yezid’in zaferiyle sonuçlandı. Müslümanlar, birbirlerini, en başta gelen sebebi siyaset olan bir vak’a sonucu öldürdüler. Harre Olayı, Kerbela Olayı’nın artçılarından biri olarak, ayrılıkları artırdı.

Emevi ordusu, hemen ardından Medine’yi yağmalayıp Mekke’ye saldırdı. Yezid dönemi Emevi iktidarının bu seferindeki hatırlanan olay, Harre Muharebesi olarak kaldı. Bugün, hala bir ikilik-çekişme-ayrışma sembolü olarak ifade edilir.

Tarihçi metodolojisine sahip olmayanlar, genel olarak bu ve benzer olayları, din ekseninde ele alırlar. Bu olaylarda dini argümanlar kullanıldığı doğrudur, olayların üzerinden dini çıkarımlar yapıldığı da doğrudur. Çünkü dini öğeler, taraflar açısından meşruluk artırımı ve kitlesel destek sağlamıştır. Ancak tüm siyasi olaylarda olduğu gibi, temel imge “iktidar” tutunuşudur. Her tarihi olayda maddeler halinde siyasi-dini-ekonomik-sosyolojik sebepler sayılır. Ancak bu sebeplerin içinde temel teşkil eden, siyasi-ekonomik gerekçelerdir, çünkü “muktedir” olmak için sebepler üretilir. Her olayın altında, ekonomi ve iktidar kavramları yeralır, diğer argümanlarla bu kavramlar meşrulaştırılır. Aynı dine inanmak ayrışma çıkarmaz, farklı iktidar özlemleri ayrıştırır. Ancak, dini sebepler, asırlar önce yaşanan bu olayların, bugünlere dek önemini korumasını sağlayacak kadar da ehemmiyetlidir ki, tarihçi gözüyle bakamayanların “öznel” tutumları bu yüzdendir.

Türklerde Süper Güç Teşekkülü (Liderlik Analizi)

türkdevletarma

Tarihimize devlet teşekkülü niyetli analizle baktığımızda, bir çok kez benzerlik gösteren süreçlerin peşpeşe geldiğini görmekteyiz. Bir nevi tarih teşekkül ediyor, denilebilir.

Türk-İslam tarihinin ilk büyük imparatorluğu olan Selçukluların teşekkülü; bölük pörçük bir siyasal yapı, onlarca beylikler dönemi üzerine yükselen bir büyük Selçuklu İmparatorluğu’dur.

Büyük Selçukluların Anadoluya girişleri sürecinde ve Anadolu Selçuklularının birlik sağlayana kadar olan süreçte, birçok Selçuklu Beyliği ve sonrasında Anadolu’yu imar eden bir Anadolu Selçuklu Devleti…

Anadolu Selçuklu Devleti’nden sonra, yine bir beylikler dönemi ve sonrasında Dünyanın ikinci büyük teşkilatlı İmparatorluğu Devlet-i Ali Osmaniyye… Yani; Büyük Osmanlı Devleti…

Osmanlı Devleti kendi içinde bir kriz daha yaşadı, bir sigorta bir uyarı olacak olan ?Fetret Devri? görüldü. Türkiye’nin kaderinde de bu süreç yaşanıyor veya yaşanacak. Bu sürecin elbette kendine özgü, selef süreçlerinden ayrılan ayrıntıları olacaktır, lakin iskelet süreç aynı şekilde yaşanacak…

Osmanlı Devleti’nin dağılmasından sonra yine bir beylikler sürecine girildi. Ancak bu süreç, zamanın ruhuna binaen biraz hızlı aktı. Osmanlı’nın yıkılışının üzerinden daha bir asır geçmeden, normal olarak ortaya çıkmayan beylikler, normal şekline dönme sürecinde. Cetvelle dağıtılan yapay beylikler, oldukça kıvrımlı bir ayrışmaya doğru gidiyor. Bugün Mısır’da, Suriye’de, Libya’da, Irak’ta gerçekleşen sarsıntılar, yapay beyliklerin normal faylarından kırılmaları, şekillenmeleri, toplum bilim ilkelerinin işlemesidir.

Bu sıkıntılı yeniden oluşum sürecinin bir lidere ihtiyacı var. Teşkilat olarak örnek olacak bir güç… Tıpkı Büyük Selçuklu, Türkiye Selçuklu ve Osmanlı’nın yaptıklarını yapacak bir tarihi güç…

Sürecin birinci elden içinde olan kahvehane politikacılarının bunu anlaması mümkün değildir, elbet. Tarihin kırılma dönemlerini herkesin kavraması elbet mümkün değil. Ancak bu kırılma dönemlerini kavramış şahsiyetlerin, tarihi birer kahraman olacakları şüphesizdir.

Türkiye, tarihin tecrübesini iyi okuyan siyaset yürütmeli. Beylikler, kalıcı olan değildir. Kalıcı olan, insanların ?büyük kadim dava?ya olan inançlarıdır. Bunu yapacak olan, üstün yönetim kabiliyeti olan ulu çınarların verecekleri istikamettir. Türkiye, bu istikameti verecek olan siyasi Teşekküldür. Yani, bir sonraki imparatorluğu kuracak büyük beyliktir. Bu sorumluluk, maalesef kağıt üzerinden okunarak edinilmiyor; kavranarak elde ediliyor.

Bu durumu, orta doğuyu en iyi analiz edenler biliyorlar. Bu kişiler de, ?oryantalistler? oluyorlar. Türkiye’de bu durumu analiz eden bir tane akademisyen bulamazsınız, çünkü bu işleri anlamak ?akademisyen? üstü bir yetenek gerektirir. Orta doğuyu ve Türkleri analiz etme yeteneği ve çabasını bırakın, bu analizi yapan oryantalistleri okumayı bile beceremeyen tarihçi-siyasetçiler, akademisyen olarak medyada model ilan ediliyorlar.

Bernard Lewis’i ciddiyetle okumayı becerebilen ve kavrayabilenler, Türkiye’nin ve Ortadoğu’nun analizini yapabilirler. Bu şahıs, sadece en iyilerden bir örnektir. Bu şahıs, Amerika’nın Akşemseddin’i rolündedir. Türkiye’de ise Akşemseddin’ler varolma mücadelesi içindeler. İşte Akşemseddin’ler, Türk Siyasası’nda, Tüsiad piyanistinden daha fazla pay aldığında, Türkiye hakettiği Medeniyeti kuracaktır.

Silah sistemleri: Gıdai silahlar

Gıda sektörü, insanlar için asla vazgeçilemez bir sektör. Çünkü insanlar beslenmek zorunda. En temel dürtü beslenme dürtüsü. Tarihi olayların temel gerekçesi ekonomiktir, ekonominin temeli ihtiyaçlar içindeki beslenmedir. Güçlü bir toplum, beslenme alanını sağlam tutmak zorundadır.

Dünyada, açlık ve kıtlık çeken ülkelerin, hiç bir alanda kendilerini savunmaları ve ilerlemeleri mümkün değildir. En güçlü, süper güç olan toplumların da en ciddi sorunları beslenme arz-talep dengesinin sürekli doyumda tutulmasıdır. Gelişmiş ülkelerdeki en küçük besin bulma sorunu, bir toplumsal soruna dönüşebilmekte ve sonucunda kaos ortaya çıkmaktadır. Bu beslenme talebinin sürekliliği için de ambalajlı gıda teknolojileri geliştirilmek zorunda kalınmıştır. Herhangi bir batı ülkesinde, herhangi bir besin ürününün marketlerde bulunamaması olasılığı, bu hükümetlerce, ciddiyeten üzerinde durulan bir konudur.

Gelişmemiş ülkeler ve ambargoya maruz bırakılan ülkeler, gıda silahının testlerinin yapıldığı ülkelerdir. Açlık çeken ülkelerin sosyolojik durumu, batılı ve özellikle Birleşmiş Milletler’in kabadayıları için, bir laboratuvar ortamıdır. Gıda-ilaç ambargosu, bir silah olarak kullanılarak, ülkeler dize getirilmeye çalışılmaktadır.

Gıda ürünlerinin silah olarak kullanılması, çok değişik şekillerde uygulanmaktadır. Bunda en başlıca tartışılanı, GDO olarak bilinen şeklidir. Bu biyo-teknolojik alan, bir çok alt maddeye ayrılır. En tehlikeli olanı belki de, tohum vermeyen (döl vermeyen) tohum teknolojisidir. Her yıl ürün kaldırabilmek için, bir şirketten tohum almak ve bunun için bir servet ödemek zorunda kalınacaktır.

Bir diğer gıda silahı, düşük kalorili yiyeceklerle, toplumlar üzerinde baskı oluşturmaktır. Özellikle ambargo altındaki ülkeler için geçerli olan bu durumda, şeklen yardımlar yapılıyor görünmekle birlikte, o toplumun besin eksikliği yaşamasına neden okunmaktadır. Aynı tekniklerle, aşırı kalorili gıdalar, tek yönlü besin takviyeleri de uygulanarak, insanların beslenme dengeleri bozulmaktadır.

Bir diğer gıda silahı da, besinler içine yerleştirilen ajanlardır. Bir kitle imha silahı gibi çalışan bu teknikte de, bir toplum üzerinde, belli ürünlere yerleştirilen ajanlarla, toplumlar yavaş yavaş zehirlenmekte, sağlık giderleri artmakta, zihnen ve bedenen güçsüz bırakılmış toplumlar oluşturulmaya çalışılmaktadır.

Görüldüğü üzere, gıda sektörü de, çağdaş insanlık düzeyinde(!) silah olarak kullanılmaktadır. Bunu geleneksel bilinçle anlamak zordur. Zamanın ruhunu kavradığın zaman, artık savaşların metal nesnelerden daha ileri silah sistemleriyle yapıldığını anlamaktayız.

İnsan olmaktan kaynaklanan temel haklar, İnsan Hakları savunucusu ülkelerin bizzat uyguladığı gıda terörizmi ile çiğnenmektedir. Bu durum da, Silah Sistemleri içine, Gıda Silahları‘nı da sokmaktadır. Hiç bir alanı boş bırakmayan bu yeni dünya düzeni, Gıdai Silah Sistemleri‘ni de geliştirmenin peşindedir. Türkiye, tedbirini almak zorundadır.